Yaşamıma Eşlik Eden Müzik-1

Hayatım boyunca ezgi üreten çeşitli çalgıları öğrenmeye hevesim oldu, fakat hiçbirini öğrenmeyi tamamlamadım. Bağlama, gitar denedim, fakat nihayete ermediler. Aslında vurmalı çalgılara yeteneğim var, özellikle parmaklarımı aktif kullanmayı seviyorum. Belki bir piyano veya santur çalsam, böylece ezgi üretsem, keyif alabilirdim. Coşkun bir şekilde davul seti, bendir de çaldım. Hatta ilk gençlikte devam ettiğim bir eğitim kurumunda, edebiyat çalışmalarımı bırakıp müziğe bile yöneldim. Müziği denedim, dinlemekten müthiş keyif aldığıma ama çalmaktan o kadar da mutlu olmadığıma karar verdim. Popüler kültüre maruz kalmış olan herkesin arada sırada kurduğu müzisyenlik hayalleri elbette bana da uğruyor. Fakat binmeyi istemediğim o tren çoktan kalktı tabii.

Bilinçle müzik dinlediğim zamanı hatırlamaya çalışıyorum. Kendi seçtiğim müziği dinlemek için kayıt ortamına, o kayıt ortamını çalabileceğim bir alete gereksinimim olacaktır illa ki. Bu da, 1991 yılında doğduğumu ve Türkiye’de yaşayan bir memur çocuğu olduğumu düşünürsek, elbette ki kasetler ve kasetçalarlar demekti.

Anneannemlerde çokça Barış Manço kaseti vardı ve ben ilk olarak Barış Abinin hayranı olduğumu hatırlıyorum. Memleketimden Antalya’ya göçünce, dünyam da biraz değişti tabii. Müsaademi istemiş, dümeni kırmıştım.

Evimizde bir müzik seti vardı. Sunny marka olduğunu hatırlıyorum. Kendim için çektirdiğim ilk kaset de Mirkelam kasetiydi. Sanırım sekiz yaşında falandım. İlkokula yeni başlamıştım ve okul yolumun üstündeki bir kırtasiye, hem atari kasetleri satıyor, hem de müzik kasetleri çekiyordu. Kaset çektirmek, lisanslı bir albümü standart boş bir kasede kopyalamak demekti. O zamanlar önemli teknolojiydi, elde de sadece bu teknoloji vardı.

Antalya’da ve sonrasında uzun bir süre Tarkan dinlediğimi hatırlıyorum. Türkiye o zamanlar bir ada gibiydi, dünyanın çoğu da öyleydi, etkileşim şimdiye göre çok daha sınırlıydı. Meşhurlar ulusaldı, daha doğrusu ulusal meşhurlar gündemi daha çok meşgul ediyordu. Popüler kültüre televizyonla alışan her çocuk vatandaş gibi, ben de çoğunlukla Türkçe Pop dinliyordum. Çoğunlukla dedim çünkü müzik kanalları büyük oranda Türkçe Pop yayımlardı. O zamanlar rock müziği poptan farklı bir şey zannederdim, ki uzun bir süre de öyle zannettim. Barış Manço’nun cenazesi aklımda kalmış mesela. Onu da Kral TV’de izlemiştim.

Böyle birkaç parça hatıram var. Demet Sağıroğlu kliplerini hatırlıyorum. Ebru Gündeş’in beyin kanaması geçirdiğinde de ne üzülmüştüm. Küçük Onur’un dizisini takip ederdim. Yani şimdinin bir magazin kanalı zihnimde gezintiye çıksa 90’ların havai gündeminden birkaç bölümlük video serisi çıkarır.

Tarkan ağırlıklı Türkçe Pop serüvenim epey sürdü. Ben ilkokulu birkaç farklı şehirde okuyan bir asker çocuğuyum ve ilkokulumun son iki yılı Tokat’a denk geldi. 2000’li yılların ortaları zaten Türkçe Rock müziğin de altın zamanlarından biriydi ve Duman ortalığı kasıp kavuruyordu. Dolayısı ile o da popüler müzikti ve pop sözler yazıyordu. Asi rock damarımın kabarmasına müsait yaşlarda olduğumdan, sanırım liseye kadar, epeyce Duman, Mor ve Ötesi dinlemişimdir.

O zamanlar MP3 devriydi ve eskinin kasetçileri, kaset çekmeyi büyük oranda bırakmış, MP3 CD yapıyorlardı. Ama CD teknolojisi herkesin arabasında olmadığından kaset satışları da yaygındı, çoğu kişi çektirmekle uğraşmıyordu çünkü ucuzlamışlardı diye hatırlıyorum. Bizim arabamızda da Mustafa Yıldızdoğan, Aşık Sefai, Orhan Gencebay, Osman Öztunç kasetleri dinleyerek çok yolculuk yaptık. Tokat-Çorum yolları bana hep bu dörtlüyü hatırlatır.

Her neyse, dediğim gibi, liseye başlarken ben bir Türkçe Rock fanıydım. Ama ailemin etkisiyle ufak tefek türkü de dinliyordum. Yedi Karanfil bilgisayarımın baş köşesinde idi. Hala da severek dinlerim.

Böyle böyle ulaştığım lisede, okulum artık ilkokul gibi tek bir mahallenin çocuklarının devam ettiği bir okul olmadığından ve öğretmen lisesi olduğundan, pek çok mahalle ve yerden genç okuyordu. Bunların etkisiyle müzik zevkim de değişmeye devam etti ve tam aksi bir yöne direksiyon kırdım: Arap pop müziği ve ona eşlik eden ciddi Türk halk müziği. Özellikle iki sanatçı söyleyecek olursam, Nancy Ajram ve Erkan Oğur. İnanılmaz bir dönemdi. Lisemin birinci yılı hakikaten hayatımın müzikal anlamda en karmaşık dönemidir. Elbette Nancy Ajram’ı sadece müziği için sevmiyordum. 15 yaşında bir delikanlı bir kadın şarkıcıyı sadece müziği veya yorumu için sevemez. Yaşadım, oradan biliyorum. Üstelik oldukça absürttü. Nancy Ajram’ı nerde gördüm, nasıl tanıdım hatırlamıyorum da.

Erkan Oğur’u bana, yazmamı da teşvik eden edebiyat öğretmenim önermişti. Zaten insanlara kendilerini etkileyen öğretmenlerini sorun, alacağınız cevapların büyük çoğunluğu edebiyat, tarih, coğrafya veya matematik öğretmenidir.

O kapıdan girince Oğuz Aksaç’a da ulaşıverdim, hatta Tokat’a konser vermeye geldiğinde gittim de.

Lise birinci sınıfımı bir şekilde atlattıktan sonra kendimi lanet olası Türkçe Rap savaşlarının içinde, Komutan Sago’nun bir neferi olarak buldum. Telefonlar MP3 çalmaya başlamıştı, 128 MB hafızası bulunan ucuz yollu MP3 çalarlar piyasadaydı. Benim telefonum beni idare ediyordu. Ceza fanı olan arkadaşlarla tartışır, atışırdık.

O zamanlar okulumuzun bir forum sitesini kurmuştuk. Forum sitelerinin çok revaçta olduğu zamanlardı, bence sosyal medyadan da çok daha güzeldi. Sitemiz üzerinden radyo yayını yapalım dedik. Günleri paylaştık, bana yanlış hatırlamıyorsam cumayı cumartesiye bağlayan gece düştü. Yayın yapacak arkadaşlardan biri Rock-Metal müziği seçti. Bir diğeri Rap müzik yayını yapacaktı. Ben ne yapacaktım? O zamanlar aklımın pek çoğunu kızlar işgal ettiğinden ve farklılaşmış erkeklere kızların ilgili olacağını düşündüğümden, ben de etnik müzik ve dünya müziği yayını yapmaya kadar verdim. (Halbuki kızlar asi bir görünüm veren, toplumdan belli bir oranda farklılaşmış erkekleri seçiyordu. Benim yapacağım müzik yayını bunların dışındaydı, yanlış ata oynamışım gerçekten. Ama, az da olsa, sonuç vermişti.)

Kendi günlerimde çalmak için müzik ararken, o dönemler herkesin telefon melodisi olan “kemanlı şarkı” aklıma geldi. İnsanlar beğendiğine göre, ortaya karışık kemanlı bir şeyler çalabilirdim. Farid Farjad’a ulaşmam çok uzun sürmedi. Bu adam da beni melankolinin dibine savurmakta gecikmedi tabii.

Farid Farjad epey hüzünlü bir yol açınca, bu yol beni Dead Can Dance’a ve diğerlerine çıkardı. O zamanlar arada türküler de atarak lise forumumuzda güzel radyo akşamları yaptım. Dinleyicim de çoktu.

Aynı zamanda Endülüs ve Kelt Müziği de dinliyordum ve oldukça seviyordum:

Türkçe ve yabancı pop müzikle ilişkimi bitireli çok oluyordu, bir süredir arada Sagopa Kajmer olmak üzere türk halk müziği ve etnik müzik dinliyordum. Böyle bir melankoli yoktu! Yabancı müzik dinlemeye de alışmaya başlamıştım. Biraz Rock elementleri fena olmaz diyerek, Metal dinleyen arkadaşlarıma da özenerek, “farklı olma” sevdamın da ardına takılarak (insana neler neler yaptırmaz ki bu sevda zaten) kendimi Tokat için çok farklı bir Rock alt janrında buldum: Post-Rock! Ve… Sigur Ros!

Mogwai de peşinden geldi. Yabancı rock müziğe, herkesin yabancı rock koridorunda ilerlerken ulaştığı son odalardan biri olan Post Rock ile girince, süreç bende tersten işlemeye başladı. Artık bu koridordaki odalara karışık girme şansım doğmuştu. Sıradaki hedefim Radiohead idi:

Radiohead kafamı gerçekten karıştırdı. Eklektik de bir grup olduğundan, gerçek rock müzik yapmamakla itham ediliyordu. Zamanla onlara yöneltildiğini gördüğüm eleştiriler ile internette karşılaşa karşılaşa, ben de onların yaptığı müziği biraz hafif bulmaya başladım. (Ergenken insan ötekileştirmeye ne kadar da hazır, ne kadar da çaresiz. Korkunç bir durum bu.) Ben sert, erkeksi müzik dinlemeliydim. Aklınıza ilk ne geliyor? Büyük ihtimalle: Metallica.

Lise son seneme Metallica, Iron Maiden, gizli gizli Radiohead dinleyerek girdim, öyle de mezun oldum. Sırada lisede yaşadığımdan daha da büyük bir karmaşa vardı. İl birincisi olduğumdan ve Türkiye’de de ilk yüze girdiğimden, ayrıca yarışmalarda Türkiye birinciliği ve ikincliği de kazandığımdan, kendimden son derece emin olarak, İstanbul Üniversitesi Türkoloji’ye başladım. Evet, Metallica dinleyerek. …

Devam yazısını okumak için tıklayın: Yaşamıma Eşlik Eden Müzik-2

2 Yorum

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s