Yaşamıma Eşlik Eden Müzik-2

(Yazı dizisinin ilk bölümü için tıklayın: Yaşamıma Eşlik Eden Müzik-1)

… Vee tosladım! Okulda son derece başarısız olmamı bir kenara bırakırsak, İstanbul’un karmaşası ve “fazlalığı” başımı döndürüyordu. Pek çok kişiyle tanıştım, pek çok fikir ve inanç topluluğunun toplantılarına katıldım, çokça müzik dinledim ve çokça özendim. Grunge dinlemeye başlamıştım. Metallica hala kulaklarımdaydı ama artık pencere ardına kadar aralanmıştı. Daha doğrusu, ben öyle sanıyordum. . İçimdeki küçük şehirli, Anadolulu garibanı gurbete atmanın sonuçlarını hesap edememiştim. Daha çok türkü dinlemeye, bulduğum konserlere gitmeye başladım.

İkinci sınıfta devam eden başarısızlığım ve gelecek kaygım, İstanbul’da duyduğum huzursuzluğu büyütüyordu. Eşimle o zaman sevgili olduk ve ben okulu bırakmaya, tekrar sınavlara hazırlanıp yeni bir bölüm okumaya karar verdim. Ciddi bir de depresyon geçiriyordum, zaten uzun bir süre o halden de çıkamadım. (Belki hala çıkamamışımdır.) Sınavlara hazırlandım, başka yerleri önemsemeden, tekrar büyük şehirlere “bulaşmadan”, hiç düşünmeden sevgilimin yanına koştum. Artık Bolu’da öğrenciydim ve yeniden birinci sınıftım.

Bolu bana gerçekten çok iyi geldi. İçedönük karakterime de uyumluydu. Ama çok yabaniydim, Eddie Vedder’ın da etkisiyle şimdi singer-songwriter albümler de dinliyor, kafamı Grunge ve metal ile uğuldatmaya da devam ediyordum.

Çok geçmeden bu müziğin de benim entelektüelliğimi doyurmadığını düşünmeye başladım. Kendini entelektüel sanmak korkunç bir kibir ve huzursuzluk doğuruyor, çok şükür kurtuldum ama o zamanlar bu hastalık üzerime yapışmıştı ve beni sürekli aşağı çekiyordu. Melankoli de peşimi bırakmış sayılmazdı ve ben zamanının pop müziği olmuş, fakat şimdinin elit janrı haline gelmiş Progressive Rock ile tanıştım. Sanırım bu da Eloy sayesinde oldu.

Eloy bana hem sert, hem entelektüel bir şeyler vermişti ve bu tam da aradığım şey sanıyordum. Bir yandan Queen, Led Zeppelin, Deep Purple, The Door da diliyordum ama Eloy’un açtığı progresif kapıdan sonrasında Camel ve Pink Floyd da girdi ve Pink Floyd her şeyi darmaduman etmeye başladı. Entelektüelliğini, farklılaşmaya yönelten asiliğini, yalıtılmışlığını yücelten tavrını ve eleştirelliğini, mükemmel bir müzik altyapısı ile besliyor ve muazzam sözlerle aklımı uçuruyordu.

Bir sürü Progressive Rock albümü dinliyor, yalıtılmışlığımı kutsuyordum. Yine de Bolu bana iyi gelmeye devam ediyordu, bir yandan depresyon ile uğraşırken diğer yandan yaşadığım şehirden, dünyadan ne beklediğimi ve nasıl yazmak istediğimi Bolu’da keşfettim. Bu da beni oldukça ileri taşıdı.

Nasıl bir dünya istiyordum? Olabildiğince doğal, kırsal, pastoral ve köyde yaşayanların bilebileceği zorlu bir tarım hayatı. Sanki bunu kendim başarabilmişim gibi! Bu hayaller benim melankolim ile birleşip Bolu’nun soğuk ve karlı dağlarından, ormanlarından süzülünce Neofolk müzik kucağımda bitiverdi. Empyrium, Vali dinliyordum ama henüz beni asıl çarpacak grup ile tanışmamıştım. Bu grup beni aşağı çeken aşırı felsefeye karşın olabildiğince minimal, gizemli, doğal ve mistik müzik yapan Tenhi idi ve ilk dinlediğimde çarpıldığım şarkıları peş peşe gelmeye başladı.

Artık iflah olmaz bir Tenhi fanıydım ve onların da etkisiyle Neofolk müziğe bodoslama daldım. Ama Neofolk da diğer janrlar gibi beni daha çok zihinsel olarak etkiliyordu, gönlüm hala Türk Halk Müziğinden yana atıyordu ve türkü arşivim sürekli büyüyordu. Yavuz Bingöl’ü çok dinliyordum, Abdal da çok dinlediklerim arasındaydı. Yedi Karanfil hala benimle beraberdi, Aşık Veysel kayıtlarını arayıp buluyor, Cengiz Özkan yorumlarının peşine düşüyordum. Neşet Ertaş, Okan Murat Öztürk, Aytekin Ataş, Ali Ekber Çiçek, Kızılırmak, Hasret Gültekin, Muharrem Ertaş, Erdal Erzincan, Kemal Dinç, Musa Eroğlu, Sadık Gürbüz, Tolga Çandar, Zülfü Livaneli, Erol Parlak ve daha nice halk müziği sanatçısının sesi kulağımdan hiç kesilmiyordu.

Üniversitemin sonlarına doğru bende bir Anadolu Rock aşkı depreşti ve Cem Karaca-Barış Manço sevdası hortladı. Birkaç ay da sadece onları dinledim. İkisini kıyaslıyor, geçmişte Barış Manço’yu daha çok sevmeme rağmen şimdi Cem Karaca’yı biraz daha fazla seviyordum ama ikisinin dengelenmesi fazla sürmedi.

Üniversiteden sonunda mezun olduğumda memleketime, Dodurga’ya döndüm ve atama beklerken zihnimin çeşitlene çeşitlene dağıldığını fark ettim. Zaten normalde de ara ara, sadece ders çalışırken odaklanmak için dinlediğim Klasik Müziğe daha çok eğildim ve uzun süre pek çok besteciyi dinledikten sonra Barok Dönemin bana iyi geldiğinde karar kıldım. Corelli, Vivaldi, Pergolesi, Pachalbel ve Bach en çok dinlediklerimdi. Daha çok İtalyan bestecilere yakındım ve onları daha çok dinliyordum.

Dodurga’da kaldığım sene boyunca sadece klasik müziğe odaklanmaktan da sıkılınca geçmişte dinlediğim tüm grupları, sanatçıları, bestecileri istifledim ve neyi sevdiğime karar vermek istedim. Fakat oldukça değişerek, dönüşerek geçirdiğim bunca zamanın, sonucun kendisinden daha güzel olduğuna karar verdim.

Artık entellektül ve farklı olma kaygılarımı büyük oranda geride bırakarak özgürleştiğime inanıyorum. Belki bu inanç da bir tuzaktır. Şimdi neyi seversem onu dinlemekten çekinmiyorum, ama zaman içinde edindiğim kalite algım beni çer çöpü dinlemekten alıkoyuyor. Geçmişte dinlediğim müzisyenleri ve müzik gruplarını hala seçerek dinliyorum. Bazısı yoğunluğunu kaybetmedi. Bazısı aklıma nadiren geliyor. Hayatımın her dönemine eşlik eden türküler yine benimle ama bir zamanlar devasa sandığım dünyamın benim için öyle göründüğünü anlamaktan da son derece mutluyum ve bu bana dünyamı “gerçekten” büyütme gücü veriyor. Mesela Pink Floyd’u oldukça üst düzey, oldukça protest ve anti-pop sanıyordum. Lakin dinlediğim çoğu grup gayet endüstriyel, gayet “bunu dinlersen şu olursun” grupları idi ve birer pazarlama harikasından ibaretti. Müzik tarihini okudukça bildiklerimin “öyle olmadığını” anladım. Metallica’nın olağanüstü sözler yazdığını sanıyordum, ama dilim geliştikçe anladım ki onlar da gayet Amerikan-Pop sözler yazıyormuş ve bu beni fark eder etmez dumur etmişti. Yani keyif aldıklarımı her şeye rağmen hala dinliyor ama artık anlam yüklememeye çalışıyorum.

20. yüzyıl insanı için müzik bir kimlik kartı işlevi görüyor. Popüler türlerden birine kapılmak, onun alt kültürüne girmek ve bu alt kültürün bir grubuna-şarkıcısına duyulan hatranlık insanın toplumdaki yerini de belirliyordu 20. yüzyılda. Sadece Batıda değil, bizde bile öyleydi. Z kuşağı umarım bu popüler kültür algısını yerle bir eder. Bu bir temenni. Görüntü farklı da olsa ben bunu umuyorum.

Müziği çok seviyorum. Blog yazılarımda da müziği bir fon olarak kullanmaya devam edeceğim. Bu yazıda birbirine karışabilecek çokça örneğini kullanıp size birkaç kez sayfa yeniletti isem de kusuruma bakmayın. Bu özel bir müzik yazısı olduğundan, örnekler de gerekti. Umarım hepsini değil, sevdiklerinizi dinlemişsinizdir ve dinliyorsunuzdur. İnsan eninde sonunda kendi sevdiğine veya çocukluğuna döner çünkü.

Yazı dizisinin sonu.

1 Yorum

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s