Burada Kalmak, Böyle Kalmaktır

Başlarken, yazımızın fon müziğini de paylaşalım:

In Gowan Ring-Hazel Steps

Yirmi dokuz yaşımdayım, hayatım boyunca sekiz farklı kentte, tahminimce en az on beş farklı ev veya öğrenci yurdunda yaşadım. Nispeten hareket edebilen bir insanım, halkımın hareket kabiliyetinin üzerinde bir serbestim olduğunun farkındayım. Ülkemizde ve dünyanın büyük çoğunluğunda insanların hareket özgürlüğü sadece kağıt üzerinde var. İnsanların terk edemeyecekleri aile bireyleri, bırakamayacakları işleri, bağlı oldukları toprakları var. Üstelik, belki de kalmaktan mutlular. Beni hareket ettirenler de, bu insanları sabit tutanlarla aynıydı: Zorunluluklar. Basit bir açıklama ile söylemek gerekirse babam zorunlu tayin gören bir memuriyette çalışıyordu, ben de şimdi en azından birkaç zorunlu tayin göreceğim, fakat gitmekle kalmanın genel itibariyle elimde olduğu bir başka mesleği kamuda icra ediyorum. Ayrıca sırt çantasını sırtına vuranların maceracı duygularına yabancıyım. Sadece zorunlu şehir değiştire değiştire pek çok köşesini gördüğüm ülkemden edindiğim izlenimler ile bu yolculuklardan çıkardığım dersler var.

Bu şehir değişikliklerinde insanın her yerde konuşabilecek, zamanı öylesine geçirebilecek insanlar bulabildiğini gördüm. Her gittiğim yerde arkadaşlar edindim, sonra başka bir kente geçtim ve geride bıraktıklarımdan koptum. Bir şekilde arkadaş edinmeyi, aynı zamanda onlardan uzaklaşabilmeyi öğrendim. Böyle olunca hayatıma soktuğum insanları sınıflamanın önemini anladım. Bir insana gereğince önem vermenin, o insana değer vermemek anlamına gelmediğini iyi kavradım. Böylece arkadaşlığımın kaynağı aynı yerde bulunmak ve beraber vakit geçirmek olan arkadaşlarımdan iyi duygularla koptum, bu tip arkadaşların aynısını gittiğim yerde buldum. Yakın bulduklarımla, her zaman görüşemesem de, yılda en az birkaç kez görüşmeyi adet edindim.

İnsan bu sınıflamayı kendini özgür bırakırsa doğal olarak yapıyor, ama çok şehir ve ortam görmek mecburen bunu insana yaptırıyor: Arkadaşlar önemli, çünkü dikkat edin, arkadaşlarınızın pek çoğu hep aynı kalır, karakterleri ve hayata bakışları kımıldamaz. Onlar değişmedikçe, siz de hareketlenme gücünüzü yavaş yavaş yitirirsiniz. Etrafınızdaki insanlar değişmezse, siz de değişmeye korkarsınız. Dahası bu arkadaşların bazıları, sizi, kendi hayatlarındaki donukluğa ve derinliksizliğe çekerler, üstüne üstlük sizi kendileri ile yakın olmaya zorlarlar. Bu yüzden insan hayatına şahitlik ettiği dostları tutmalı, arkadaşları arada bir değiştirmeli.

İnsan sadece arkadaşlarını mı değiştirmeli? Aynı yerde doğup, büyüyüp, gelişen insan bunu da istediği oranda yapamayacaktır. Aynı yer derken, elbette bir yüzyıl öncesine göre daha kımıltılı olan insan için aynı yöreyi de kast ediyorum. İnsan yaşadığı yere ve arkadaşlarına dönüşür, istemese de gerçekleşir bu, inkar etse de gerçekleşir. Bu yüzden sadece insan değiştirmek yetmez, insan yaşadığı yeri de değiştirmeli arada bir. Sadece ev veya muhit değiştirmekten değil şehir değiştirmekten, hatta yöre değiştirmekten bahsediyorum. Ülke değiştirmek konusunda hiçbir şey söyleyemem, Türkiye dışında sadece Bosna-Hersek’i gördüm. Eminim benim ötemdeki bu “ülke değiştirme” hareket kabiliyetindeki insanlar benim ötemde bir tecrübe sunabilirler, kendi hayatımda gözlemlediklerim bana değişmenin, değiştirmenin, hiçbir şey için geç olmadığı düşüncesinin insana kattığı gücün farkına varmama yetti.

Fakat yine bunun bir lüks olduğunu, insanların çoğunun sahip olmadığı bir özgürlük deneyimi olduğunu ısrarla vurguluyorum. Bu özgürlüğe sahip olanlar da kullanma konusunda büyük tereddütler yaşıyorlar, konfor alanlarına sıkışıp kalıyorlar ve rahat oturakları onları çürütüyor.

Bu kişilere zor geliyor yaşadığı yeri, alıştığı insanları değiştirmek. Elbette kolay değil. İşe her gün gittiği güzergahı, alışveriş yaptığı esnafı, alıştığı lezzetleri, gördüğü manzaraları değiştirmek zor. İnsan bir yerde yaşadıkça ve oraya alıştıkça yaşamı bir rutine biner. Kafası bozulduğunda gittiği yer az çok bellidir, keyiflenince nerelerde gezdiği bellidir, pikniğini nerede yapabileceğinden tut, nerenin meyvesinin daha taze olduğu da netleşmiştir. Hangi arkadaşının hangi durumda görüşüleceği, hangi arkadaşının hangi olaya ne tepki vereceği belli olmuştur. Hangi sokağa girilmez, nerenin yolu bozuktur bilir. Evinin neresinde arızalar var, neresi sağlam bilir. Sokakta gördüğü herhangi biri ile nasıl konuşulacağı açıktır kendisi için. Dahası dışarıdan gelenlere yol yordam göstermeye, tanıdıklar vasıtasıyla yardımcı olmaya da başlamıştır. O artık “buralıdır” ve “şunlardandır”. Tüm bu ilişkiler ağı kendisini yaşadığı yere öyle bir bağlar ki, artık ne değişmeye hevesi kalır, ne gücü kalır. Mevcut halinden şikayet eder de aklına insanlarını, kentini değiştirmek gelmez. Kendi üzerindeki zorlayıcıların tatlı alışkanlığına kapılan, bu yüzden dışarıdan gelenin bu zarı delemediği gönüllü tekdüzelik yıllarca sürer de insan hep değişmek istediği halde neden değişemediğini anlayamadan göçer, gider. Değişim asla içeriden gelmez çünkü: Değişim hep dışarıdan gelir.

Elbette insan kök de salmak ister. Ben de bu istekten arınmış değilim. Belirli, sabit, tatlı bir ilişkiler ağıyla çevrili şekilde, bağın bahçenin, ormanın dağın, ırmağın gölün çevrelediği kırsal bir yerde yaşayıp orada eskimeyi ben de isterim. Hatta böyle bir imkana sahibim de memleketim açısından. Fakat evrimsel kökenimizde değişim var, yürümek var. İnsan yürüyen canlıdır. İnsana rahat tam da bu yüzden batar, ki bence batmalıdır da. Güvence kaygısı yaşamadığımdan bu cümleleri rahat kurabildiğimin ben de farkındayım elbette. Fakat bazen su soğuk olsa da dalmak gerekebiliyor, boğuluyorum sanısına rağmen yüzmek gerekebiliyor.

İnsanın dünyasını değiştirmesi, zihninin üzerinde kısıtları kaldırması, koşullanmalardan kurtulması için mutlaka bir değişikliğe gitmesi şart. Ben Stoacı düşüncenin dört ana erdeminden biri olan Cesaretin burada son derece etkili olduğu düşüncesindeyim. Seneca, bazen sadece yaşamaya devam etmenin bile bir cesaret işi olduğunu söylerken son derece haklıydı. Ve Stoacılar cesaretin emek istediğine, cesur davranışlar sergilenerek edinilebilecek bir davranış olduğuna, yani insanda doğuştan ne kadar yiğitlik olursa olsun, asıl işin bilinçte geliştiğine vurgu yaparlarken, yiğitlikle ahmaklığı ayırmanın öneminden dem vururken ne kadar da hakikatliler! İnsanın yaşadığı çevreyi, hatta yerinde bir tabir olacak, “habitatını” belirleyebilme gücü olan belki de tek hayvan olması gerçeğini hiçbir zaman göz önünden ayırmadan, gerekirse gidebilmek de gerekir.

“Buradan” gitmek, “böyle oluştan” gitmektir; “Burada” kalmak, “böyle” kalmaktır çünkü.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s