Özgür ve Özerk Olmayan Üniversiteler Sadece Meslek Okuludur

Apocalyptica-Welcome Home (Sanitarium). (Metallica Cover)

Üniversitelerin çalışma amacı, çalışma yöntemi, çalışanlar arasındaki hiyerarşi, öğrencilerin ve akademisyenlerin sınırları maalesef hala ülkemiz için birer tartışma konusu. Maalesef diyorum, çünkü uygar ülkelerde bunların tartışması Aristo’nun Büyük İskender’in hocası olmayı belli şartlar dahilinde kabul ettiğinde, yani ta milattan önce başlamış, gerilemeler ve ilerlemeler yaşana yaşana yirminci yüzyıl başında noktalanmıştır. Üniversiteler özerk, özgür bilim ortamları olarak tanınmış ve bilimsel faaliyetleri için kamu kaynakları ve özel girişimler seferber edilmiştir. Biz bu tartışmayı yüz yıl geriden izliyoruz ve böyle giderse bir yüz yıl daha geriden izleyecek gibiyiz.

Aristo ve İskender (Kaynak/Source: Joan Francesc Oliveras Pallerols)

Şu anda dünyanın en iyi beş yüz üniversitesi listesinde sadece tek bir üniversitemizin olması bu açıdan bir tesadüf değil. Bakın ilk yüz değil, iki yüz değil, üç yüz değil, dört yüz değil, beş yüz içinde tek üniversitemiz var. İlk bin içinde toplam dokuz üniversitemiz var.

Bu listede ilk on üniversitenin ilk dördü ABD üniversitesi. Beşinci sırada İngiliz üniversitesi var. İlk ondaki üniversitelerin yarısı ABD üniversitesi, dördü İngiliz üniversitesi, biri İsviçre üniversitesi. İlk yüz üniversitenin yirmi beş tanesi ABD üniversitesi, bu şu demek oluyor, ki istatistik olarak daha fazla bile çıkacaktır, iki yüz sekiz ülkenin bulunduğu dünyada tek bir ülke tüm bilimsel araştırmaların dörtte birini tek başına yapmakta. Bunu yirmi birinci yüzyılda yapıyor olmaları muazzam bir başarı, ayrıca ABD üniversiteleri sıralamalarını her sene agresif olarak artırmaya devam ediyorlar. Bu başarıyı on beş üniversite ile İngiltere takip ediyor, onun başarısı da muazzam düzeyde. Avustralya yine çok başarılı bir başka ülke, tam yedi üniversiteleri var. Kanada’nın üç, Yeni Zelanda’nın iki üniversitesi bu listede bulunuyor. Bu ülkeler Anglo-Sakson demokrasisinin de başarısını gözler önüne seriyor: İlk yüzdeki elli iki üniversite bu kültür atmosferinin üniversiteleri. Olağanüstü gerçekten. Avrupa’dan İsviçre, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç ve birkaç ülke daha birden fazla üniversite ile ilk yüz üniversite arasında, bununla beraber birkaç Avrupa ülkesinin daha birer-ikişer üniversitesi listede. Elbette burada bahsettiğim ülkeleri övme sebebim demokrasi geleneklerini oturtma çabaları ve bilimsel çalışma ahlakları, başka bir şey değil.

Sınırlı da olsa önemli bir demokrasi geri kazaanımı: Magna Carta Libertatum, 1215.

Uzakdoğu’da Güney Kore ve Japonya beşerden fazla üniversite ile listeye girmiş durumdalar. Singapur iki, Meksika ve Arjantin birer üniversite ile listede kendine yer bulmuş. Çin’in on bir üniversitesi, Rusya’nın bir üniversitesi listede. İlk yüz içerisinde sadece bir tane İslam ülkesinin üniversitesi var, Malezya’nın bu listeye soktuğu üniversite de Batı ülkelerinin yatırımları ile fonlanıyor! İlk yüzdeki manzara böyle.

Listenin tamamı şurada: QS World University Rankings 2020

Ülkemiz ve bağını sürdürdüğü kültür havzası için üzücü, ama tahmin edilebilir bir sonuç. Üniversite bizim ülkemizde bir meslek okulu olarak görülüyor. İki üniversitede eğitim aldım. Biri derece ile gittiğim, ülkemizin dünyada ilk bin içinde yer alan “en başarılı” üniversitelerinden biri idi. Onu bıraktım, ikincisine, okumak istediğim bölümde ülkenin en iyilerinden biri olduğu bilgisinden hareketle başladım ve mesleğimi öğrenerek bitirdim. İkisinin arasında, zihniyet olarak o kadar da bir fark olmaması beni korkunç etkilemiş, ümitsizliğe sevk etmiştir. Ülkenin en başarılı görülen birkaç üniversitesinden biri ile, ortalama sayılan üniversitesi arasında büyük bir zihniyet farkı yoktu. Gelişmiş bir ülkede bu büyük bir başarıyı işaret eder. Gelişmekte olan bir ülkede ise durum iyi değil demektir. Ki bizim kişi başına düşen milli gelir sıralamasında zamanında dünyada yirmi üçüncü sıraya kadar çıktığımız, şimdilerde ise üç kat aşağı düşerek yetmişinci sıraların altına indiğimiz hesap edilirse, gerilemekte olan bir ülke olduğumuz görülür. Bizim için durum çok çok daha vahim görünmekte. Bu şu demektir: Ülkede öncü rolü üstlenecek doğru düzgün kurumlar kalmıyor, zayıflıyor, eriyip bitiyor.

1928’de açılan, Türkiye’nin hastalıklara mücadele yükünü yıllarca başarıyla sırtlanan, 2004’te aşı çalışmaları durdurulan ve 2011’de kapatılan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü. Önemli bir cumhuriyet kazanımı idi.

Bu eriyiş süreci ancak üniversitelerin özerk ve özgür kurumlar olduğunu kabul ederek tersine çevrilebilir. Demokratik, hukukun üstünlüğünü tesis etmiş, başta ifade özgürlüğü olmak üzere bireyin tüm özgürlüklerini tanımış, örgütlü bir sivil toplumu benimsemiş ülkelerin seviyesine çıkmadan uygarlaşıyoruz, gelişiyoruz deme hakkımız yoktur. Üniversitelerin kendi seçimlerini yapmakta özgür oluşlarına saygıyla yaklaşıldığı, öğrenci ve akademisyenlerin protesto hakkının tanındığı, hiçbir surette özgürlüklerine ve yapılanmalarına karışılmadığı bir üniversitede bilim gelişebilir. İlk yüz üniversite tablosuna bakınca demokrasi ve hukuk gözümüzün önünde bağıra çağıra dans ediyor. Çin’in on bir üniversitesine şaşırdım gerçekten, ama bu durumun kalıcılığını zaman gösterecek. Çünkü Batı’dan bu listeye giren üniversitelerin çoğu yüzlerce yıllık.

1600’lü yıllarda Newton’un da öğretim üyesi olarak bulunduğu ve çalışmalarını sürdürdüğü, Cambridge Üniversitesi’nin Trinity Koleji kütüphanelerinden biri. Büstler Cambridge’in yüzlerce yıldır yetiştirmekte olduğu ve üniversiteye hizmet eden büyük bilim insanlarına ait.

Yüzlerce yıllık kurumlar üretebilmek bir medeniyetin teşekkül başarısını gösterir. Bunu başarabilecek sayılı üniversitemiz var. Böyle köklü kurumlar ülkemiz için bir nefes penceresi işlevi görürken, nedense bu pencerelere duvar örülmek isteniyor. Bu durumu ülkem açısından çok kaygı verici görüyorum. Atatürk’ün kurduğu veya mana olarak diriltmeye çalıştığı kurumlarda da hedefi bellidir: Geleneği olan, asırlar sonrasına kalacak kurumları ülkemize kazandırmak. Fakat çok partili hayata geçişten sonra yaşananlara baktıkça üzülmemek elde değil. Bir önderin çabası ancak bu kadar anlaşılamaz, ancak bu kadar benimsenemez… İçinde yaşadığımız korkunç gerileme koridoru, tarihimizin bir döneminde tıkanmıştı. Atatürk’ün ve onun hem cephede hem zihniyette arkadaşı olanların gömmeye çalıştığı bu yeraltı dehlizine hevesle dalmak, tersine ve ziyana çalışan bir başka bakış açısının ürünüdür.

Atatürk, kendi kurduğu Türk Tarih Kurumu toplantısında.

Yeniden söylemek gerekirse: Bilim ancak demokrasinin bulunduğu, anayasal bir sisteme sahip, hukukun her durumda üstün olduğu, örgütlü bir sivil toplum kültürüne sahip, hak ve özgürlüklerin koşulsuz kabul edildiği, gönencin halka yayıldığı ülkelerde uzun vadede kök salar, serpilir, büyür. Gerisi gerçekten lafügüzaftır.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s