Değişmeme ve Tutarlılık Saplantısı Hakkında

Falkenstein – Die Grosse Göttin.

Geçmişte fikir ve gönül dünyamda büyük savrulmalar yaşadım. Böyle savrulmalar, Anadolu’da oldukça zorlu geçer, çünkü Anadolu’nun kesişim kümesi olduğu Ortadoğulu, Avrasyalı ve Batılı toplumlarda, toplumsal zihnin dünyayı hiyerarşik ve kutuplu algılaması sebebiyle hep iki uç vardır. Bizler-onlar, siyah-beyaz, dünyevi-manevi, insani-gayriinsani ikilikleri üzerinden yürüyen bölünmüş dünya, hatta bölünmüş evren algısı; kişiyi korkulu bir ruh halinde tutar, sabit kalmaya zorlar ve değişime karşı sürekli tehdit eder. Bu aynı zamanda hayatın da reddidir: Hayatta her şey sürekli olarak birbirini etkilemekte ve sürekli olarak değişmektedir. Evreni sınıflı ve parçalı görmeyen, bir akış olarak değerlendiren Uzakdoğulu zihne bu açıdan katılırım, çok imrenirim.

Coğrafyamın da etkisiyle, benim değişimlerim bahsettiğim gibi zorlu oldu. Mantıklı yönüm duygulu yönümden daha baskındı ama beni hem aklım, hem gönlüm oradan oraya sürükledi. İnsanın mevcut mevzisini canhıraş savunduğunu ama biraz kafasını kaldırıp ileriye baksa, geçmişte canhıraş savunurken sonradan terk ettiği kimi mevzilere hücum etmekte olduğunu; geriye baksa, bir zamanlar canhıraş savunduğu başka bir mevziyi çoktan kaderine terk etmiş olduğunu görebileceğini anladım. İnsan bu manzarayı görüp hala nasıl “Aynı kaldım, aynı kalacağım.” diyebilir?

Atağa kalkarken ara siperleri aşan İngiliz askerleri, I. Dünya Savaşı, Somme Muharebesi.

Diyebilir, çünkü unutmak istediklerimizi veya düşman bellediklerimizi, ister insan ister fikir olsunlar, oldukça sığ değerlendirme eğilimindeyiz. Karikatürize ettiğimiz, iyi yönlerini budayıp kötü yönlerini abarttığımız düşmanlar kendimizi daha haklı hissettirir. İnsan türü çiğ iken böyledir, çünkü bu yönde evrimleşmiştir. Kötü-işine gelmeyen bir olay olduğunda veya düşmanı tarafından iyi de olsa bir şey yapıldığında tüm düşünme süreçleri anlık olarak kilitlenir. Olayı meydana getirenlerin amaçlarına değil araçlarına; yanlışı doğuran davranışlara değil bu davranışları gerçekleştiren kişilere kızar. Kişiler ve kullandıkları araçlar birer nefret unsuru haline gelirken amaçlar ve davranışlar görmezden gelinir. Halbuki bir kez olayları amaçlar ve davranışlar açısından değerlendirmek, aslında kızılması gerekenin ve asıl kötülüğü doğuranın bu ikisi olduğunu anlamak, kişiyi mevcut bulunduğu cepheyi de sorgulamaya itecektir. Zira kötülüğü doğuran amaçlar ve davranışlar, aynen şimdiki mevzisinde de vardır. Şimdi savundukları, sahiplendikleri, geçmişte kızdıklarından veya şimdi düşmanlık beslediklerinden çok mu farklıdır? Kendisine gerçekten huzur ve mutluluk verebilmişler midir? Savunma mekanizmaları olmadan, kendini kandırmadan hallerine şöyle bir baksa insanlar, acıklı bir manzara görmeyeceklerini mi sanıyorlar?

Elbette insanların çoğu öyle sanıyor. Kişi kendi saflığına ve doğruluğuna inanmak zorundadır, başka türlü kendini doğrulayamaz ve hayatına devam edemez. Değişmeme, yedisinde neyse yetmişinde o olma, ömrünü vakfetme bir tür arınma olarak algılanır. Benliğin temizliği tutarlılıkla açıklanır, değişmek kirlenmekle eş tutulur. Böyle böyle, yine o eski ve kısır “bizler-onlar, siyah-beyaz” döngüsünde dönülüp durulur.

Yani insanlar, sürekli değişmelerine ve zaman tarafından kendilerine hiç acınmamasına rağmen, hiç değişmeyeceklermiş gibi mevcut fikir ve hallerine olanca güçleriyle sarılma eğilimindeler. Buna ben de terk etmeye çalışıyorum fakat bende de bu zihin yapısının emareleri mevcut. İnsanın olgunlaşma sürecinin tamamen kazanılamayacak bir mücadele olduğunu zaman içinde anladım.

Karmaşasına rağmen bu mücadele sürmeli. (Kaynak/Source: Link

Hiç değişmemek ve hiç dönüşmemek; hiç yaşamamaya, hiç öğrenmemeye, hiç ilerlememeye, hiç ders çıkarmamaya delalet eder. Halbuki böyle bir hayat, evrimleştiği düzeyin üzerine çıkmak isteyen insana yaraşan bir hayat değildir. Hedefini gelişmek yönünde koyan insana yaraşacak algıyı, Stoalı düşünürlerin atıfta bulunduğu, insanı bilgeliğe götüren dört temel erdemden biri ile açıklamak yerinde olacaktır: Cesaret. Cesaretin (Stoalılar tarafından anlamca da genişletilmiş) bir tezahürü olan Esneklik, meseleyi daha iyi açıklar diye düşünüyorum. Çünkü yerel zincirlerimizi kırıp evrensel iyiye yaklaşmanı tek yolu vardır: Sözümüzü ve davranışımızı, başka aidiyetlerimize değil, erdemlere yaslamak. Diğer türlü çelişkiler içinde yaşamaktan, kendimizden köşe bucak kaçmaktan kurtulamayız.

İnsanı Bilgeliğe ulaştıran dört temel Stoa Erdemi: Sağduyu, Cesaret, Adalet, Denge.

Dört temel erdemden Cesaret, kişiyi değişmek konusunda da çekincelerden arındırmayı amaçlar. Çünkü Stoalı düşüncede insanın gelişimi, hata düzeltmeleriyle ve öğrenmelerle sürekli olması beklenen bir süreçtir ve sonu ancak ölümle gelir. Ölüm, yani varlığın sonu, artık üzerine hiçbir taş konulamayacak olan duvarın yıkılışıdır. Fakat ölüm gelmeden, yüz yaşında bile, gelişim imkanı elbette vardır. Bu imkan ele geçirildiğinde de kişi geçmişte nasıl biri olduğunu umursamadan, atacağı adım acı verici de olsa, adım kendini geliştirecekse, o adımı atmaktan çekinmemelidir. Bundan pişmanlık da duyulmamalıdır, çünkü insanın erdemli olmak ve doğal yaşamak dışında, hiçbir bağlayanı yoktur. Bu yol, insana inanılmaz bir esneklik kazandırır. Esneklik, Cesaret’in doğal bir uzantısı olarak belirmiştir artık.

Esneklik erdemine tutunan insan değişmekten asla çekinmez. Bir siyasi görüşü, bir dini, bir felsefeyi geride bırakmaktan korku duymaz. Evrensel iyinin motive ettiği insan, diğer bağların zamana, topluma ve coğrafyaya bağlı rastlantısal bitişiklikler olduğunun bilincindedir. Bunların ötesinde, evrensel vatandaşlığın bilinciyle davranan insanın gözünde sadece “genellikle doğru davranan insanlar” ve “genellikle yanlış davranan insanlar” ayrımı kaldığında, iyi bir insan olduğu sürece, başka bir bağlılığa girmeyi korkuyla karşılamaz.

Bu Stoalı bakış açısı bir ideal, bir ülkü. Fakat bu ülkünün var oluşu bile, kabul eden kişide değişmeme saplantısının prangasını gevşetecektir. Değişimi teşvik eden, korku salmayan, değişecek olanı tehdit etmeyen, değişeni lanetlemeyen, değişene düşmanlık beslemeyen bu bakış açısı, kişiyi elbette daha iyi bir noktaya taşıma konusunda diğer bakış açılarından daha elverişlidir. İnsana rehber olması açısından, Stoalılığın olumlu etkisini her gün daha iyi görüyorum. Gelişmek için Stoalı bir Cesarete ihtiyacımız var.

Stoalılığı bir mutlak, tek rehber kabul etmek elbette çiğlik olur. Akıllıca davranan insan, heybesini geniş tutmalı ve her ağacın iyi meyvesini toplamalıdır. Lakin Sotalılık da çok fazla iyi meyve vermiş bir ağaçtır, tıpkı çağdaşı Epikürcülük gibi.

Epikür büstünün bir çekimi.

Hem, toplumumuzun ekserisindeki değişmeme saplantısı, zaten kaçırdığımız ve yetişmeye çalıştığımız uygarlaşma otobüsünü bizden daha da uzaklaştırıyor. Türk toplumu kendisine geç gelen kentli kültürünün farklı olana gösterdiği hoşgörü sayesinde kendi kimliğini çekinmeden sergileyen kişilere karşı geleneksel tepki sırasını gösterecektir: Önce alay edecek, sonra saldıracak, sonra tartışacak, ardından kayıtsızlaşacak, en sonunda kabul edecektir. Şu an farklı olana saldırıların yoğunlaştığı, tartışmaların buna eşlik ettiği ama kayıtsızlığın kapıda olduğu karmaşık bir aşamadayız. Kayıtsızlığa geçildiğinde, değişmekten korkanlar da elbette cesaret bulacaktır.

Bu cesarete toplum olarak oldukça fazla ihtiyacımız var. Geç kalan bir kentlileşmeyi internet zoruyla yaşıyoruz. Arşivler açılıyor, ilişkiler meydana çıkıyor. Geçmişte kitlesel iletişim tek yönlü idi. Televizyon ve radyo ne görüp duymamızı istiyorsa, basın ne okumamızı istiyorsa, onlarla muhataptık. Şimdi ise bize söylenilenlerin aslında öyle olmadığını görüyor, duyuyor, okuyoruz; üstelik kanıtlarıyla oluyor bu. Elbette temelsiz ve uydurma, yani güvenilmez bilgi ile de karşılaştığımız oluyor ama az çok ölçüp biçerek özü sözüne uyanı ayırt edebiliyoruz. Böyle de olunca yıllardır gönül verilen o büyük davaların, hayran olunan müthiş insanların, tüm ihtişamıyla durduğunu sandığımız koskoca mazinin ve hep inandığımız etkileyici sözlerin, aslında ya hiç öyle olmadığı, ya da uygulamaya gelince tamamen saçmaladığı da kabak gibi meydana çıkabiliyor. Bunlarla karşılaşınca ne yapacağız peki? Ömrümüzün büyük kısmını adadığımız, bizi biz yaptığını sandığımız o davaları, liderleri, düşünceleri, inançları, sözleri nasıl ve neden terk edeceğiz?

Terk etmek, yerine göre en erdemli harekettir.

Nasıl terk etmemiz gerektiği açıktır: Gözümüzü kırpmadan terk edeceğiz. Ama neden terk edeceğimiz daha da açıktır: Çünkü sadece erdemli davranmakla mutlu olabiliriz, kendimiz kandırmadan sağlamca yaşayabiliriz. Hepimiz ölüp gideceğiz, şu an bizi beğenenlerin hepsi de ölecek ve o göz boyama da yok olunca, perde kalkınca, yanlışlarını göre göre aynı kalmakta ısrar edenler kötü anılacak fakat erdemli davranmayı seçerek, taraflı veya tarafsız olmaktan korkmayarak ardına bakmadan kötüden uzaklaşanlar iyi anılacak. Ve en önemlisi de şu: Kimin bizi nasıl andığı zerre kadar önemli değildir. Hepimiz yok olup gideceğiz. Biz erdemli davranıp kendimize korkmadan hesap verebiliyor, iyi bir insan olduğumuza ikna olabiliyorsak bu iç huzuru halidir. Bununla yetinmeyi öğrenmek zorundayız.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s