Hiç Gizem Yok

Unbelievable Truth – Solved.

En son neyi merak ettiniz de, öğrenmeniz bir dakikadan az sürdü?

Artık merak edip de öğrenemeyeceğiniz çok az şey var. Bizi sürekli birbirimize bağlı tutan internet sayesinde, cebimizdeki cihazlar vasıtasıyla, hiçbir şeyin bilgisinden mahrum kalmıyoruz; ama sanırım duygusundan da bir o kadar mahrumuz.

Gerçi ben, sanırım, pek çok duygudan mahrumum. Bunun ıstırabını da çekiyorum. Fakat öğrenme tutkusu bunlardan biri değil. Benim gibi bilgi oburları için çok bilgi olsa da, lezzet de bir o kadar az. Çünkü bilgiyi edinmek için ne bedel ödüyor, ne emek veriyoruz. Üstelik kucağımıza bırakılan bilgi ne kadar sarsıcı olursa olsun, biraz sallıyor bizi ve beşiğimize bırakıveriyor. Oysa bizi harekete geçirebilecek veya devam eden hareketimizde dirençli kılacak kudretteler belki. Belki hayatımızın orta yerindeler ama biz o kadar geçici zihinlerle yaşıyoruz ki şöyle bir esiyorlar sadece. Öyle olunca sorup duruyoruz: Bizi tutup acımasızca sarsacak, adanabileceğimiz gerçekler nerede? Ekmek ne ise gerçek de odur. “Gerçek” için emek vermiyoruz. Emeğin dünyadaki en kutsal değerlerden biri olduğunu böyle zamanlarda acı ile fark ediyorum.

Hayatımıza dolan güncellik ağı, olan bitenleri görüntüleyip, seslerini kaydedip yayabileceğimiz ortamlar, anonimlik sunmayı bile çabucak bıraktılar. Daha fazla konuşma özgürlüğü, daha fazla demokrasi doğurmadı. Düşmanlık ve baskı hala kuvvetli. Ayrıca herkesin sözünü duymak, halk kitlelerinin gerçek durumunu da görmeyi getiriyor. Ben bu açıdan ufukta umut göremiyorum. Sanırım 2000 öncesi doğan herkesin çocukluğunu özlerken gerçekten analog bir şeylerin kaldığı son zamana özlem duyması bu yüzden. Herkes kendi çağının yoksunluklarla ama duygularla dolu günlerini arıyor, kendi ölçüsünde.

Yanlış anlaşılmak istemem. Cehalet, yoksullukla beraber, insanlığın en büyük düşmanıdır. Daha çok bilgi, daha gelişmiş insanlar doğuracaktır. Öğrenenin erdemden de haberi olacaktır. Bundan şüphe duymuyorum lakin insanların edindikleri bilgiyi nasıl özümsedikleri asıl farkı doğuruyor ve hepimizin bildiği gibi, abur cubur kabilinden yiyecekler, başta sindirim sistemi olmak üzere tüm vücuda korkunç derecede zararlıdır. Hangimizin ağzımıza attığımız bir bilgiyi, iyice anlayıp içselleştirmek için zamanı var? Ağzımıza kaşık uzatılmıyor mu sürekli?

Bu kadar çok ama dağınık bilgi, kendi kendimizi fişleyip kategorilemekten ve yaşam perspektifimizi daraltmaktan başka neye yaradı?

En son ne zaman, hayatta olan sevdiklerinize özlem duygusunu iliklerinize kadar hissedip de azıcık olsun dindiremediniz?

Önceleri özlediklerimiz hakkında söylentileri veya bize ilettiklerini başkalarından duyuyorduk. Sonrasında yazdıklarını, çok uzun zaman sonra okuyabilir olduk. Ardından yazdıklarını eskiye göre daha kısa sürede okuyabildiğimiz günler geldi. Bunu seslerini duymak takip etti. En sonunda kendisiyle görüşmek istediğimiz kişiyle gerçekten “görüşür” olduk. Elimizdeki cihazların ekranına bakmamız yeterli.

Bu gerçekten iyi mi geliyor bize? Gerçekten diri mi tutuyor duyguları? Bu konularda kafam oldukça karışık. Özlem duygusuna mahal bırakmayan, kişiyi kendi zihni içinde bir an olsun yalnız koymayan bu kuvvetli etkileşimler ağı bize ne kazandırıp ne kaybettiriyor? Sürekli başkalarıyla, dışarıdan doluşan uyaranlarla uğuldayan bir zihin kendi şarkısını söyleyemez ki; sürekli işgal altındaki bir kalp bunu başarabilsin…

Gürültüden kaçabileniniz var mı? (Kaynak/Source: Charbak Dipta-The White Noise)

En son ne zaman hayatına dair hiçbir şey bilmediğiniz ve bilmenize de imkan olmayacak biriyle karşılaştınız?

Ben böyle birini hatırlamıyorum bile. İnsanların sosyal medyada kendini göstermek istedikleri biçimler sürekli göz önünde. Biri hakkında bir şeyler öğrenmek oldukça kolay. Hatta bunu ortalığa dökmemeleri gizem değil, tedirginlik doğuruyor artık. Hakkında internette hiçbir şey bulamadığımız insanların bizde uyandırdığı belirsizlik hissi apaçık tekinsizlik. Çünkü normalimiz bu değil.

Normalini görünen bir kartvizite indirgemiş canlılarız. Böyle olunca insanlar kendileri ile ilgili, yalan ve şişirmelerle doldurdukları, yaptıkları süslemelerden kendisi görünmeyen kimliklerle yaşar haldeler. Herkes böyle demek acımasızlık olur. Fakat olduğu gibi görünmemeyi sıradanlaştırmış halimiz beni dehşete düşürüyor. Sadece mesleklerin ve tanıdıkların arkasına sığınmak yetmiyor artık kimseye. İnsanların pek çok günlük acısının buradan beslendiğini düşünüyorum. Kendini tanımamış, bulamamış kişilerden biri de biz değil miyiz? Öyle görünmek, öyle olmaktan daha önemli değil miydi çoğu zaman? Avutmadı mı bu kandırışlar, kendimizi kendimizden gizlerken bile? Kaç kişinin kendi gerçeğiyle yüzleşmeye takati var?

Durgun suya bakabilecek gücü olanlar nerede? (Kaynak/Source: John Singer Sargent-Man and Pool)

Merak duygusuna duyulan açlık; komplo teorilerine inanan, bilimsel bilgiyi reddeden, niyet okumalarla hayatı birbirine zehir eden, düşmanlıklara sarılan bir türe dönüştürüyor insanı.

Bilgi çok, ama hikmet yok. Sanırım bunun acısını çekmekten kurtulmamız zor olacak.

1 Yorum

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s