Çiğlik, Ateş Görmemekten

John Michael Talbot – Prelude (The Lord’s Supper)

Bizimki gibi toplumların çocukları, aileleri tarafından, biblo gibi görülürler. Bibloların fazlalıkları yontulmuştur, hepsi birbirine benzer hale getirilmiştir. Belli şekilde var olmaları gerekir, heykele veya minyatüre dönüşemezler. Üzerinde güzel göründükleri salon vitrinine koyulan, başına geleceklere karşı korunan biblolar ne uzar ne kısalırlar. Ama kendilerini yapan kişinin işçilik kusurlarını da hep gösterirler. Bibloda işçilik kusurunu saklamak zordur. Hem biblonun başına bir şey gelse, değeri de düşer. Ya yapıştırılıp, göz önünden kaldırılır, kendine kıyıda köşede bir yer bulur; ya da paramparça haliyle çöp kutusunu boylar.

Taş, yontucusunun elinde.

Toplumumuz, isteyerek veya istemeyerek, çocuklarının deneyim kazanmasını önlüyor. Ebeveynler, çocukları kendi verdikleri şekli alsın ve ışıl ışıl parlasın istiyorlar. Lakin kişinin kendi ışığını taşımanın tek yolu olan yaşantı zenginliğinin önüne geçiyorlar. Çocuk belli yolları takip ederek büyüsün, yarası beresi olmasın, defosu astarının altında kalsın istiyorlar. Elbette çocuklarını zorla çalıştıran, onlara kötü muamele edenler de var. Konumuz benim tanıdığı havzadan yani orta sınıftan, ortalama iyi niyette bir aile.

Gerçi sınıflar arasında vermek istenen şekil değişse de, biblo yaratma çabası aynı kalıyor. Aileler, sosyal sınıfları ne olursa olsun, bu biblo yontuculuğunu yapıyor. Çocuklar kendilerine aktarılan normları giyip sıkışarak, veya almaları gereken şeklin dikte edilmesiyle ezilerek yaşıyor. Hep belli bir hayat yolunu izlediği için gelişme imkanı da bulamıyor.

Benim gibilerin; yani gelişim açısından başladığı yerin ilerisine ulaşmış ama belki de varması gereken yolun yarısını bile görmemişlerin belli iç sıkıntıları vardır. Bunlardan biri de, kendi eksiklerinin farkında yaşamak, başkalarında da bunların birer yansımasını görerek bunalmaktır. Gözlerim bana etrafımdaki “çiğ” insanları gösteriyor. Bu çiğ insanların kötü tecrübeleri, pişmanlıkları, aptallıkları, hayalleri, dirençleri yok. Mücadele edebilecekleri doğal rakipleri, doğal hasımları yok. İnsanlar birbirine hasımlaşsın demiyorum illa. Ama bir ideal olarak bile amaçları yok. Bir araba, bir ev, birkaç çocuk hayaliyle yaşayan, en ufak baskı ve zorlamadan korkan, mevcut koşullarını devam ettirmek için başına ne gelirse gelsin sineye çeken insanlarla dolu etrafım. Ufacık tehditlerden bile korkmaya, geri adım atmaya müsaitler. Ben beyaz yakalı, kökü kasabada bir Türk orta sınıfı mensubuyum. Etrafımda kaynayan kazan, bana hep acımasız görünmüştür. Çünkü baskı çevreleri içinde yaşayan, kendi değerini ölçemeyen sınıfım, ortalamadan sapana karşı büyük düşmanlık besler ve insanı başına geleceklerle korkutur sürekli.

Hep aynı ayak izi.

Sınıfımdakilerin yaşadığı kaygı, yani “başa gelebileceklerden korku”, aslında çoğunun başına gerçekten kötü bir şey gelmemesinden kaynaklanıyor. Bu yüzden canı azıcık yanan çiğ insanlar bunu çok uzun bir süre atlatamıyor. Yakınların ölümü, travmatik yaşantılar, yokluk çekmeler vb. değil demek istediğim. Bunlar doğal acılar, bunlar insan türünün milyonlarca yıllık hikayesi. İnsan hiç direnmese, hiç yeni şeyler denemese de hayatı boyunca sevdiklerini kaybedecek, hasta olacak, travmatik yaşantılar taşıyacaktır. Bu yaşantılar ağırdır; mesela acılı, tüketen bir hastalık dünyanın tüm diğer dertlerini de unutturur, bunu kabul ediyorum. Fakat bunlar oldu ve olacak diye, çoğu insan kendini deneyimlerden alıkoymakta. Halbukidireniş göstermese, bir hayalin peşinden koşmasa, pişmanlık duymasa, her şeyini kaybedip sıfırdan başlamasa, kendi ayakları üzerinde durmasa, borçlu kalmasa, yükümlülük altına girmese, arkadaşları kendisini sırtından vurmasa, düşündükleriyle inandıklarını sesli konuşmasa, toplumsal aktarımlara karşı çıkmasa, inancından şüpheye düşüp savrulmasa, politik tavrını ortaya koyup gerektiğinde aptallığına söverek konumunu değiştirmese… o kişi yine de bilge, dayanıklı, cesur olabilir mi? Sonuç ortada: Hayatında ne zaman ne yaşaması gerektiği dikte edilen, sürekli yoklukla ve zorlukla korkutulan, boynunu eğip yürümesi istenen; özgüvensiz, tek tip, renksiz, sürü gibi bir toplumsal ortalamamız var.

Bu attığımız adımlar, kimlerin ayaklarına ait? (Çizim: Van Gogh)

Aileler çocuklarını “erkek”, “kadın”, “başarılı”, “evini çekip çevirebilen”, “bu yaşında evsiz, arabasız kalmayan” ve benzeri kimseler olarak görmek için, onları tip olarak yetiştirmeye razı oluyorlar. Karakter yoksunu yığınlar çıkıyor ortaya. Evet defosu yok, görünen acısı da yok, gününü geçiriyor, orta sınıfa mensupsa gülüp eğleniyor da; ama kendini bulabilecek tecrübelerden ölesiye yoksun. Yoksulsa ve cahil bir çevrede ise, genelde, iş daha vahim halde: Çocuk kendinden beklenen rolleri yerine getiriyor sadece, yüzünün gülüp gülmemesi bile o kadar önemli değil.

İnsan mevcut, somut dünyaya paralel soyut bir dünya kuran tek canlı olmasaydı, zeki olarak evrimleşmeseydi, tecrübe eksikliğinin sonucu daha çetin olurdu. İnsan evrimi belli bir noktada kalsaydı da hayatımıza diğer primatlar gibi, tıpkı şempanzeler gibi, devam etseydik yaşantıları zayıf bireyler avlanamayacak, korunup koruyamayacak, çevresine uyumlanıp onu aşamayacaktı. Bunun sonu hızlı ölüm olurdu. İnsanın doğadan ayrı yarattığı, somuta paralel soyut dünyası, aslında deneyimsizlerin hayatta kalmasını sağlıyor. Sosyal yardımlarımız var, kolluk güçlerinden koruma talep edebiliyoruz mesela.

İnsan hayatının çoğunu doğada bulunmayan dünyası içinde geçirir halde, zeki bir tür. Devlet doğal bir unsur değil, zihinlerimizde yaşıyor. Onun içinde iş bölümü var, aygıtları var, sınıflı yapısı var. Doğada var olmayan ünvanlarımız var. Bazen sadece banka ekranlardan görebildiğimiz sayılardan ibaret, adına para dediğimiz değiş tokuş araçlarımız var. Hiçbir kalıcılığı ve somut dokunuşu olmayan konuları konuşup duruyoruz aslında.

Bu avantajın bir de dezavantajı var: Madem bu düzenin içindeyiz ve zeki bir tür olmamızın kaçınılmaz sonucu bu, bizim hayatımız bu ise, kedimize karakter inşa etmeden var oluşumuzu eksik yaşamış oluruz. Soyut ve somut dünyaların sunduğu var olma fırsatını tepmiş oluruz çünkü. Tip olarak kalırsak, bu kendi gerçekliğimize ihanet ve savurganlık olur. Karakter inşası da ancak kötü ve iyi yaşantılara açık olmakla mümkün olur. Başka türlüsünü ummak, insanın kendini kandırmasıdır.

Kendi adımlarımızı atmadan nasıl öğreneceğiz ayaklarımızı?

Ama sadece tecrübe sahibi olmak yetmez. Anlamayı bilmiyorsa kişi; en acı hadiselerle en geliştirici tecrübeler başına gelse, bu yaşantılar kendisini ileri taşımadığı gibi belki geri bile götürebilir. Yaşanılan tecrübeden bir bilgi üretmek, ders çıkarmak, kendine uyarlayıp gelişmek çok hayati bir beceridir. Buna hikmet çıkarma becerisi diyebiliriz. Bu beceri sayesinde kişi küçük bir acıdan büyük sonuçlar çıkarabilir ve büyük bir acı yaşamışçasına kendisini iyiye taşıyabilir. Lakin hikmet çıkarma becerisinden yoksunsa kişi, en büyük hadiseleri de görse “akıllanmayabilir.” Bu büyük beceri, maalesef herkeste bulunmuyor. Hayat bana bu becerinin tamamen biyolojik kökenli olduğunu, sonradan edinilemediğini gösteriyor. Umarım yanılıyorumdur.

Hikmet çıkarma becerisine sahip de olsa, tecrübe yaşamadıkça, kişi bu gücünü asla kullanamayacaktır. Bu yüzden aslında tecrübesiz kişilere üzülürüm, çünkü gelişim ancak yaşantılarla sağlanır. Zorluklarla karşılaşmamış, kendi havzası dışında bir yer görmemiş, kendi gibi insanlar dışında kimseyle etkileşmemiş, sarsıcı yaşantıları olmayan, çaresiz kalmamış ve dönüşüme zorlanmamış kişiler hem çok kırılgan, hem çok anlamsız bir var oluşun içindedirler. Dünyayı tanımadıkları için tutucudurlar da. Kendi doğrularına sımsıkı sarılırlar. Hiçbir şeyi gerçek değeriyle anlayamazlar, değerine uygun da davranamazlar.; dolayısıyla iyi niyetli davranışları bile istendik sonuçlar doğurmaz. Terk etmemiz gereken, onların etki alanıdır.

2 Yorum

  1. Yazınızı büyük bir keyifle okudum çoğu yerinde de hemfikirim .Başarılarınızın ve yazma aşkınızın devamlı olması dileği ile ,iyi günler🌻

    Beğen

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s