Cephenin Sağında Yeni Bir Şey Yok

Pink Floyd – Dogs (Animals Albümünden)

Pink Floyd’un en iyi albümü olduğunu düşündüğüm Animals (Hayvanlar), George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanından esinlenme bir albümdür. Birebir uyarlamadan bahsedilemez. Semboller yoruma açık olsa da ben albümden, çoğunluk gibi, şunları anlarım:

  • Üretim araçlarının ve sermayenin sahibi olduğu için en rahat ve bol kaynaklara kavuşan kesim domuzlarla sembolize edilir; çok az sayıdadırlar.
  • Emek veren, üreten; etine, sütüne, derisine, kürküne kadar sömürülen büyük kalabalıklar koyunlarla sembolize edilir. 
  • Sömürü düzenini koruyanlar köpeklerle sembolize edilirler; asıl görevleri koyunları zaptetmek ve domuzların çıkarlarını korumaktır, yaptıklarından nemalanırlar.
Hayvan Çiftliği (Animasyon Film, 1954)

Toplumsal manzarayı son derece basitleştirerek sunan bu albüm, toplumları sömürüye ve istismara açık hale getiren kutsallara da ince ince dokunur. Bunlar “millet-kabile”, “devlet-vatan”, “din-mezhep” kutsallarıdır. 

İçine doğduğum sosyal çevre etkisiyle bir zamanlar sıkıca sarıldığım bu üç başlık; gerek bir çatışmayı başlatmak, gerekse sürdürmek için araçsallaştırılır. Çatışmalar ya iktidara sahip olmak, ya servete sahip olmak, ya imtiyazlı hale gelmek için kullanılır. Neticede ikrar edilmese de sınıflı toplumun efendileri ve köleleri oluşur. Yoksullukla, kölelikle, adaletsizlikle, cehaletle, eşitsizlikle mücadele etmeyen bu sömürü siyaseti de kimlik siyasetinin bir enstrümanı. Kimlik Siyasetinin Mutluluk Kısırlığı yazımda da belirttiğim gibi, bu politik itkilerin insanlığı huzurlu ve adil bir geleceğe taşıma şansı olduğunu düşünmüyorum. Öğrenciliğimde sempati beslediğim seküler milliyetçilik iktidar imkanı bulsaydı veya bir zamanlar sığındığım modernist-“sola scriptura” din paradigması baskın çıksaydı, en az bugünkü kadar hazin bir manzara doğardı. Üstelik kendilerini modern ve akılcı olarak tanıtmalarına, geleneğin ve liderlerin otoritesine karşı duruyoruz demelerine rağmen olurdu bu. O günlerimi acı acı gülümseyerek hatırlıyorum.

Politikasını din-mezhep, millet-kabile, vatan-devlet kutsalları üzerine kuruyor görünen kitle hareketleri veya siyasi organizasyonlar, sömürünün devamını ve imtiyazlı zümre olmayı arzuluyor gibi görünüyor. Üstelik bu kutsallaştırma-kutsallaştırılanı sömürme siyaseti, geniş kitleleri ve sınıfları bilerek güçsüz, yoksul, cahil hale getiriyor. Sömürünün devamı için acizler şart çünkü. Kurumsallaşmış, tabuları oluşmuş gruplar, kendi aralarında sürdürdükleri alan kapma mücadelesinde veya ortaklıklarda hiçbir kutsal tanımazken; din, vatan, millet propagandası ile manipüle ettikleri halkları da araçsallaştırıyorlar. Neticede canını, ömrünü, üretimini, sağlığını veren halk iken; zenginliği ve gücü kontrol edenler de bir avuç kişi oluyor.

Hayvan Çiftliği (Animasyon Film, 1954)

Millet-kabile üzerinden yahut din-mezhep üzerinden ayrışmak, kime, ne kazandırmıştır? Yaşadığımız yer dahil, bunların ortak özelliği, zaten rastlantısal olmaları değil midir? Bir insan kendini doğar doğmaz Macar, Katolik Hristiyan ve Macaristan vatandaşı olarak bulmaktadır; tıpkı bir başkasının doğunca kendini Arap, Şii Müslüman, Irak vatandaşı olarak bulması gibi. Doğuştan gelen bu rastlantısal varoluşa tutunan kimlik siyasetinin söylemleri dünyanın her yerinde tamamen aynıdır: Kendi mezhebimizi ve dini kimliğimizi, milli aidiyetimizi, devletimizi koruyalım ve yüceltelim. Japon muhafazakar millliyetçisinin kendi kimlik siyasetinde söylediği aynı sözleri, “Japon” kelimesini “Türk” olarak, “Şintoizm” kelimesini “İslam” olarak, “Japonya” kelimesini “Türkiye” olarak değiştiren bir Türk muhafazakar milliyetçisi de aynen söylemektedir. Peki bu döngü, insanlığın acılarına çare olmuş mudur veya olma potansiyeli var mıdır? Cevap, ağız dolusu bir “hayır” bana göre. Acılarımızın kaynağında bunlar var. Bu üç başlığı sömüren siyasilere ve onların programlarına ömrünü veren biri, yaş kemale erince, sömürenle sömürülenin aynı kişiler olarak kaldığını, huzurun da gelmediğini görecek, aynı kavgaların sürmekte olduğuna şahit olacaktır.

Özgürlüğü elinden alınmış bir milletin savaşında, adaletsizliğe uğramış mezhep mensuplarının mücadelesinde, aynı vatanda eşitlikten mahrum olarak yaşayan sınıfların kavgasına tarih şahit olmuştur mutlaka. Ama bu kriz anları savuşturulur da o grup dini, milli özgürlüğünü vatanında tesis ederse, zaman geçtikçe, içlerinden bazıları kurduğu teşkilatlar vasıtasıyla bir zamanlar bayraktarlığını yaptığı değerlerin sömürücüsü haline gelebilir, hatta bunlar iktidar fırsatı da bulabilir. Tarih dediğimiz, daha doğrusu bize tarih diye öğretilen, birer dalga gibi köpüren, büyüyen, sönümlenen toplulukların tablosu da bundan ibarettir. Bu yüzden, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun kurucu değerlerinin kıymetini biliyorum. Ama hamasi milliyetçilik söylemini ana unsuru yapan; bir dini-mezhebi hamasetle programı haline getiren; kutsal devlet miti etrafında buluşan ve buradan hamaset üreten siyasi grup ve aktörlerin hepsine mesafeliyim. Bunların uzantısı olmuş tüm sivil toplum örgütlenmelerini de samimiyetsiz bulmaktayım. Kendi menfaatini bir kutsala yükleyip yürüyenler, masum gelmiyor bana. Mesleğe yeni başladığımda ahlaksızların eliyle, zorla üye yapıldığım sarı sendikada geçen süremi, direnmeyişimi, büyük pişmanlığım olarak hatırlayacağım.

Konuya dönersek, bu üç başlık; çeşitli suç ve terör örgütleri içinde mensuplarının kutsal belledikleri söylemler olarak da sık sık karşımıza çıkıyor. Hamasi dillerinde ve eylemlerinde kuralsızlık ve ahlaksızlık kötülükle iç içe. Çetelerin mensupları vatanın ve milletin kutsallığından, devletin dokunulmazlığından bahsediyor ve bunu kendilerine giyiniyorlar. Paravan falan bellemiyorlar, bu söylemlere gerçekten inanıyorlar ve yaptıklarını da meşru görüyorlar. Veya iktidar sahipleri bu söylemlerin ardına sığınarak her türlü cürmü işliyor, kendi çekirdek halkalarından olmayanlara da hayatı dar ediyorlar. Bu ülkede en iğrenç manzaralardan bazıları dini, milleti, devleti kutsallaştıranlar eliyle yaşanmadı mı? Dini grupların darbeye kalkıştığı, milliyetçi grupların mafyalaştığı, devletin ardına sığınarak her türlü kötülüğün yapıldığı ülkemde bu manzaralara yıllar yılı şahidim. Ömrüm bu kutsalları kullananların, ülkeme ve dünyaya verdikleri zararı izlemekle geçti.

Hayvan Çiftliği (Animasyon Film, 1954)

Ben “millet-kabile”, “devlet-vatan”, “din-mezhep” kutsallarının karşısına, kutsallığına inandığım diğer kavramları koyacağım: Eşitlik, adalet, özgürlük. Yani insan hakları ve hukukun üstünlüğü.

Sağ siyasetle aramda kapanmaycak bir mesafe var bu yüzden. Gerçi, sol siyasete de yakınım diyemem. Eşitlik, adalet ve özgürlük arayan tavrım, ülkemdeki politik aktörlerin tamamına mesafeli kılıyor beni. Zaten beş senede bir veya referandumlarda önümüze konulan seçim sandığı, mış gibi demokrasi demek. Ama eşitliği, adaleti, özgürlüğü artıracak bir siyasi atmosfere katkı sağlayacaksa, bundan geri durmamak için, o sandıkları yine de ziyaret ediyorum. Başka bir dünya isterken, mevcut gündemlerin mide bulantısına da rağmen, bu kadarını yapıyorum. Zaten, göstermelik de olsa, demokrasi haricinde bir yöntemi içime sindiremem. Ortak akla, ahlaka ve barışa saygım var.

Hayvan Çiftliği (Animasyon Film, 1954)

Zaman, sağ siyasetin düşmanlıklardan beslenen kimlik siyasetinin hiçbir derde deva olmayıp derdi üreten asıl unsurlardan büyüğü olduğunu ispatlıyor. Buna karşın sosyal sınıfların katı gerçekliği olanca somutluğuyla ortada duruyor.

Bu duygularla ve açıkça söylemek gerekirse edilgenlik içinde dinlediğim Pink Floyd albümü Animals, beni en çok askerlik yaparken etkilemiştir. Bulduğum fırsatlarda kulağımda kulaklık, uzun uzun düşünürdüm. Askerlik yapmak, insanı kendi ülkesinin fiili gerçekleriyle yüzleştiriyor çünkü. Çalışma hayatının da böyle bir etkisi var ama çalışma hayatında çoğunlukla günlük ilişkiler varken, askerlikte beraber yaşama halinde olunuyor. Yaşanılan tehlike anlarında birbirini kollamakla mükellef erler ve erbaşların yaşadığı kışla, ülkenin küçük bir modeline dönüşüyor bu yüzden.

Sosyal gerçekliğime temas ettiğinden, etmeyi bırakacak gibi de görünmediğinden, bu albüm benim için hep özel olacak. 

Hayvan Çiftliği (Animasyon Film, 1954)

İyi değerlerin kutsallığına inanmak, insanı romantik kılıyor. Ben yine de kötücül halleri gerçeklik görerek kabullenmektense, iyi değerler için romantik kalanlardan olmayı tercih ediyorum. Aksi bir yaşam, insanın kendini reddetmesi olurdu ve bu yaşamı tercih etmenin yükü ruhuma otururdu. Hayır, kötü gerçekliğe karşın, yaşasın iyinin romantizmi!

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s