Hamaset Hep Kendi Kalesine Gol Atar

Eddie Vedder – I Am a Patriot.

İki haftadır bloga yazmıyorum. Aklımda bu iki hafta içinde yaşadığım bir deneyim hakkında yazmak vardı. Lakin izlediğim Euro 2020 Futbol Turnuvası’nın açılış maçı olan İtalya-Türkiye karşılaşmasında oluşturulan hava çok huzursuz etti, bunun düşündürdüklerinden bahsetmeye karar verdim.

Akşam 22.00’da televizyonu açıyorum ve duyduklarım şunlar: “Bizim çocuklar… Türk Duvarı… Lejyonerlerimiz… Savunma oyuncularımız vatanı savunur gibi oynuyor… Futbolcumuzun bu vatan için yaptıkları unutulmaz… Savaşın… Saldırın… Futbolcularımızın her biri birer Mehmetçiktir… Asker selamı veren futbolcu evlatlarımız… Altın nesil…” Spor bunların hiçbiri değildir aslında. Spor kardeşliktir, centilmence karşılaşmaktır.

lllüstrasyon: David Gothard.

Bazen şans aksine karar verse de spor karşılaşmalarında ezici çoğunlukla iyi oynayan kazanır. Dün de aynısı oldu. Kapalı, ürkek, beceriksizce oynamak değil baskılı, etkili, mücadeleci oynamak sonuç verdi. Lakin maçı anlatan sunucular o kadar hamasete batmışlardı ki, kötü oynadığımızı bile kabullenmediler. Başarısızlığımızın nedeni gün gibi ortadaydı aslında. Sunucular başarısızlığımızı, ülkenin kendisi gibi tel tel dökülen futbol takımımızın kötü oyununa değil, İtalya’nın yenilmezlik serisine, kupaya açlığına, kendi evinde oynamasına, turnuvanın açılış maçı olmasına bağladılar. Sanki maç bizim için de açılış maçı değilmiş gibi, sanki stadyumda atmosfer üstünlüğünü Türk taraftar kurmamış gibi, sanki herhangi bir kupaya aç değilmişiz gibi…

Hamaset, kendine toz kondurmayanların dilidir. Hakim dil olduğunda, yarattığı kara delikten kaçmak çok zordur. Kirlidir, dünyayı bulanıklaştırır, gerçeği perdeler. Savunuyor göründüğü tüm kutsalların içini boşaltır, neticede seslendiği insanın da içi tamtakır kalır.

Dün olan da budur. Futbolcular eğlence sektörünün zengin çalışanlarıdır. “Bizim çocuklar” denilen futbolcular hiçbir hayati tehlike taşımayan bir iş yapıyorlar, en lüks arabalara biniyorlar, villalarda yaşıyorlar, halkla doğru düzgün temasları yok, yaptıkları iş sayesinde dünyayı gezebiliyorlar, kendi ülkesinin para birimiyle değil Euro ile milyonlar kazanıyorlar ve esasında yaptıkları şey doksan dakika koşup ter atmaktan ibaret. Üstelik bu aralar, epey reklamda da oynuyor, servetlerine servet katıyorlar. Bu ülkenin emekçilerine, yoksullarına, halk yığınlarına en ufak faydaları yok. Fakat onlar için oluşturulan atmosfer öylesine yapmacık ve vıcık vıcık ki, sanırsınız meydan savaşına çıkıyorlar. Sanırsınız ülke tehdit altında, ağır bir mücadele veriyorlar, en ön saftalar. Meseleyi böyle anlatarak elin oğlunun gelip üç gol atmasını önleyebilir misiniz?

Bağır, bağır, daha çok bağır!

Dert zaten iyiye ulaşmak olmadığından, bu soruya evet veya hayır demek bir şey değiştirmeyecektir. Hamaset yapanların derdi, bizi her şeyimizi vermeye hazır halde tutmaktır.

Bu en iyi şekilde savaş analojisi ile anlatılabilir: Cephedeki askerlerin tamamı savaşıyor görünebilir ama savaşma güdüleri birbirinden farklıdır. Bazısı canını korumak için savaşır, bazısında fedakarlık duygusu etkilidir ve bu fedakarlık duygusu ile arkadaşları, ailesi, yurdu için savaşır. İkisi de savaşmakta olduğundan ve birbirlerinden ayırt etmek zor olduğundan ihanet kanunları uygulanır: Cepheden kaçanlar için idam mangaları, dar ağaçları hep hazırdır. Aynı zamanda destansı nutuklar atarak askerin fedakarlık duygusu kuvvetlendirilmeye çalışılır. Neticede savaş biter, aradan yıllar geçer, savaşçıların hayatta kalanları sıradan hayatlarına döner ve kendileriyle beraber dövüşmeyenlerin zenginleştiğini ve kendini sömürdüğünü görür yine. Savaşanlar emekçiler, kazananlar zenginler ve seçkinlerdir. Elbette bunun aksi de olur kimi zaman, savaşarak barış ve esenlik elde edilebilir, insanlar kendi yurdunda özgürce yaşamanın mutluluğuna erebilir. Ama fakir fakir kalmıştır, zengin zenginleşmiştir.

Hamaset dilinin amacı savaş atmosferini hep diri tutmaktır: Tehlike çanları sürekli çalmalı, yurdun düşmanları hep saldırmalıdır. Halk korkulu olmalıdır; gerektiğinde parasını, özgürlüğünü, haklarını, canını teslim etmelidir ve verdiklerinin hesabını asla sormamalıdır. Yurt tehlikededir çünkü ve fedakarlık yapmamak ihanettir. Tehlike öz benliğini, geleneksel yapısını korumayan yurttaşlardan ve her zaman kötü emelleri için yaşayan düşmanlardan gelir. Yurttaşların arasından, düşmanlarla ortaklık kuran işbirlikçiler aranır, cezalandırılmaları meşrulaştırılır. “Neden ben, sürekli, her şeyimi veriyorum?” diye soran yurttaşlara işbirlikçilik, hainlik yakıştırılır, ibret-i alem cezalar verilir ve aynı akıbete uğramak istemeyen diğer yurttaşlar sindirilir.

“Barış hayaldir, savaş ve tehdit daimidir, yönetenler masumdur ve onlara karşı çıkmak ihanettir.”

Bu atmosferi kurmak için hamaset dili şarttır ve bu dil en ufak noktalara kadar nüfuz ettirilir: Çarşı pazar, futbol, çalışma hayatı, yaşanılan semt… Artık hiçbir eylem vatan savunmasından bağımsız değildir. Kimse yönetenlerin doğruyu gören gözünden kaçamaz. Zenginlere değil, ortaklara değil; Halka bırakılan tek seçenek uyumlu olmak ve itaat etmektir. Aksi halde…

Bu baskı altında yaşayan halkların mutsuzluğu, keyifsizliği, renksizliği sarar dört yanı. Neşesiz, korkulu, kapalı bir toplumda yaşamak kimseyi tatmin etmez. Yaşam, eldekileri koruma savaşına dönüşür. Umut nerededir?

Umut öyle gökten zembille inecek bir şey değildir. Umut inşa edilen, adanılan bir tavırdır. Birkaç kişinin kocaman fedakarlığı ile gelirse saman alevinden hallice olur. Herkesin daha cesur davrandığı, bireysellikten kurtulduğu ölçüde güçlenir, söndürülmesi zor bir ateşe dönüşür. Halimiz tam olarak budur: Mehdi (veya ilk haliyle Mesih) beklentisi ile yüzyıllar geçirmiş bir halkız ve kollektif cesaretimiz sadece ölüm kalım savaşlarında parlayıp sönüyor. Bireylerin dayanışması anlayışına varamadığımızdan biz de külleşiyoruz. Ağzımızda kül tadı var. Herkesin canı bundan sıkkın.

Eşitlik, özgürlük ve adalet etrafında toplanan halklar ise bizim akıbetimizden olabildiğince uzaklaşıyor. Biz de hamasetin cenderesinden, bu ilkelere sarılarak kurtulabiliriz. Demokrasi ve insan haklarının kuşatıcılığı hamasetin ayrıştırıcılığını komik duruma düşürecektir.

El ele tutuşmadan kardeşlik yok!

Bir ideolojik seçimden değil, bir ahlaki seçimden bahsediyorum. Sorunun derinliği buradan kaynaklanıyor. Ham haliyle ideolojiler, insanları peşine takıp kolayca kitle hareketine evrilebilir, yolunu tamamlar, sonrasında çökerler. Bu basit seçimdir. Toplumları taşıyacağı yer bellidir. Fakat ahlaki bir tavrın toplumda oturup köklenmesi zor olandır. Ahlaki kod sorunu yaşayan toplumların yozlaşmaya karşı dirençsizliği bu yüzdendir. İdeolojiler, liderler hiçbir sorunu kalıcı şekilde çözemezler.

Hamasetin döşediği acı yolun taşlarını, kardeşlik sökebilir ancak. Umut etmeye devam ediyorum.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s