Dinginliğin Sesi

Pink Floyd – Comfortably Numb.

Yaşamıma Eşlik Eden Müzik yazılarımda belirttiğim gibi, Pink Floyd’u severek dinlerim. Kendilerine hayranlığım entelektüel olduğunu sanan bir serseri olmamdan dolayı ezbere başladı. -Pink Floyd sevilecek, sev!– Samimiydi aslında, gerçekten severek dinliyordum, ama yapay bir zorlamayla başlamıştım dinlemeye. Tabii zaman geçti, ben kendi boyumun ölçüsünü aldım. Pink Floyd’u artık dehası, cesareti, özeni için sevdiğim kadar, hatta belki de daha fazla olmak üzere, dinginliği için seviyorum.

Dinginliğe ölesiye hasret kalacağım bir yaşantım yok. Sekiz beş tekdüzeliğinde, konforlu bir hayatım var, aylaklık etmeye vaktim de bol. Ne hayatını bileğinin gücüyle kazanıp beli bükülen bir kol işçisiyim, ne de büyük sorumluluklar altında kıvranan gerilimli bir kafa işçisiyim. Ne cafcaflı ünvanlarım var, ne de insana dokunmadan plazada çalışıp akşamı eğlence mekanlarında noktalıyorum. Yaşadığım yer küçük bir şehir ve burada öğretmenlik yapıyorum.

Hyunah Kim – Serenity.

Oldum olası telaştan hoşlanmam. Kimileri oradan oraya sürüklendiği, hiç durmadığı yaşamından beslenerek yaşıyor. Ben başından beri onlardan biri değilim işte. Yavaş, keyifli, az insanlı bir günlük hayattan hoşlanırım. Bu huyum yüzünden etrafımdan çok fazla nutuk dinlemişimdir. İstese atom mühendisi bile olurdu, denilen insanlardan biriyim çünkü. Bana yapabileceğimden çok daha azını yaptığımı, ulaşabileceğimden aşağısına razı geldiğimi söyleyen insanlara kızardım eskiden. Kendimi de onların gözüyle gördüğüm çok oldu. Tembelliklerim yüzünden çok pişmanlık yaşadığım da oldu. Ama bu pişmanlıkların hiçbiri içimi yakacak kadar sürmedi, tahmini beş dakikada buhar oldular. Bana nasihat eden insanların baktığından başka bir açıdan bakıyorum ben hayata. Onlara kızgın değilim. Kendisinden başka türlü olduğum birinin söyleyip yaptıklarına kızmayı ahmakça buluyorum ben.

Dinginliğe özel bir ilgim var. Tabiatım böyle. Bununla beraber, özendiğim bir işe çok titizlenirim. Hatemi’nin “Erişir menzil-i maksûduna âheste giden / Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.” (Yavaş ve temkinli ilerleyen amacına ulaşır / Acelecinin ayağına kendi eteği dolaşır.) beytini kendime uygun buluyorum. Pink Floyd da böyle çalışmış zamanında.

İlmek ilmek, dinlene dinlene yapılmış bir el işinin niteliği nasıl hemen fark edilirse, Pink Floyd’un eserleri de bende o etkiyi uyandırır. Pink Floyd tüm dehasına rağmen, eserlerini kolay anlaşılır bir planla vücuda getirir; şarkılarını dinlemek ve takip etmek kolaydır. Şaşkınlık ve hayranlık uyandırıcı süsler yapabilecek yeteneğine rağmen, bilinçli bir sadeliği tercih eder; başkalarının ses ve söz bombardına boğduğu şarkılarının aksine anlamlı boşlukların ve alçakgönüllü saz kullanımlarının keyfini yaşatır. Dinleyenin nabzını körükleyen bir hızın ve aklını başından alan ani çıkışların doludizgin birbirini kovaladığı şarkıları yoktur; yaşamdan çıkardığı anlama uygun olarak bilinçli bir tercihle sakindir ve dinginleştirir şarkılarını. Şarkılarını sade, yaratıcı, içi dolu, kararında sözlerinden ve melodilerinden tanırsınız. Müziklerinin coşkusunun bile aklı başındadır.

Pink Floyd’a katılıyorum! Keşmekeş ve koşuşturmaca insanlık düşmanlarıdır. İnsanı oradan oraya vuran ve sürekli ünvan ve belgelerle şişiren mevcut düzen, kölelik diyemesem de, dışsal dünyaya bağlılığın yeni şeklini gizlemekten başka bir şey yapmamakta. Elbette bunun bir ödülü de var: İnsanlar avcı toplayıcılığı bırakıp tarıma geçtiklerinden beri geçen zaman içinde şiddetin en az olduğu, ortalama insan ömrünün en uzun olduğu zamanları yaşıyoruz… tabii dünyanın belli köşelerinde doğan şanslılardan biriyseniz bu koşullar geçerli. “Kalkınmış” ülkelerin çöpleriyle boğazına kadar gömülen, “uygar toplumların” şirketlerinde hiç satın alamayacağı ürünleri üretirken can veren, cahil bırakılıp “resmi” veya gayrıresmi olarak çocuk yaşta insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan, “medeni ülkelerin” silahlarıyla yerinden yurdundan sürülen, başlarına “barışçıl” bombalar düşen, “adil ulusların” açgözlülüğü yüzünden birbirine kırdırılan mazlum halklara soralım: İlerlemenin, kapitalizmin, neoliberalizmin getirdiği o muazzam faydaların tadı nasılmış?

Türkiye’de bile bu böyle: Orta sınıftan biri, gözleri bağlanmış değirmen atından farksızdır. Değirmen taşına bağlanan atlar nasıl dış dünyayı görmemesi için gözleri bağlanarak değirmen taşını döndür babam döndürüp yemleniyorsa, biz de aynı şekilde yaşıyoruz. Çabalarımız ne bir yere varıyor, ne anlamlı bir kazanım üretiyor, ne de başkalarına yardım sağlıyor. Başkalarından haberimiz mi var? Dizilerimiz, filmlerimiz, müzik gruplarımız, kafelerimiz, sosyal medyamız, fotoğraf çektirebileceğimiz turistik rotalarımız, tartışacağımız siyasal partilerimiz, onlarca yıl öncesinin dünya tasavvurlarına dayanan ideolojilerimiz, hobi bahçelerimiz, sonsuz çeşitlikte eşyamız, alt kültürlerimiz var. Dört beş senede bir oy verip, zenginlerin ve güç sahiplerinin arasından yeni efendiler seçme özgürlüğümüz var. Eğitimliyiz, yaşadığımız hayatı hak ediyoruz ve her birimiz pek özeliz. Ezilenleri, yoksulları ve yoksunları görmemeliyiz, görsek bile halimize şükretmeli ve gözümüzü başka yöne çevirmeliyiz. Dön babam dönmeliyiz, gözümüzü kapatıp, değirmende kendimizi öğütmeliyiz! Hele koşumlarımıza, değirmen taşına ve sırtımıza kırbaç indirene zinhar bakmamalıyız! Bakarsak ayrıksılaşırız. Ha, illa bakacaksak da bakıp, cılız tepkilerimizi bize sunulan kontrollü ortamlarda takma isimlerle dile getirmeli ve sadece ailelerimize, sıkı dostlarımıza açmalıyız. Böylece kendi vicdanımızı temize çekeriz ve o çok korkulan haklı öfkemiz sönümlenir. Yemimizi önümüzden çekmezler, bizi ahıra kapatmazlar.

Ben bundan beri miyim sanki? Tamamen uzak mıyım? Yalana, şişinmeye gerek yok: Yemin tadı bana da güzel geliyor. Sırtıma kırbaç savuran kişi bana da çok güçlü görünüyor. Değirmen taşı çok ağır, ama çekildikçe ona da alışılıyor. Alışmanın tadı öyle lezzetli ki, ağzım, midem, her köşem uyuşuyor bu tattan. Hem bir at da yaşamak ister. Kendi ahlaksızlıklarının farkındayken, diğerlerinin yozluğunu görürken; eski zalimler alaşağı edildiğinde yeni bir sömürü çarkının dönmeyeceğini kim iddia edebilir? Kurtardığı başkalarından nankörlük görebiliyorken, yeni bir mücadeleyle canını, yavrularını, malını ve emeklerini tehlikeye atmaya değer mi? Bu değirmenin düzenini değiştirmek veya değirmeni büsbütün yıkmak, küçük, güçsüz ve yalnız atlara mı kaldı? Durup dururken aptallık edip hayatını harcamaya değer mi? Değirmen taşı da ne güzel dönüyor!

Steve Henderson – Serenity.

Dingin köşelere çekilme isteğim belki de değirmenin dışında bulunma arzumdandır. Değirmen aslında benim hem evim, hem işim, hem memleketim. Dışındaymış gibi yaparak kendimi kandırıyorum. Yalıtıp kendimi değirmenden, zihnimi dolduran, neredeyse tamamının yapay ve geçici olduğunu bildiğim bilgiden ve gündemden uzaklaşma arzularım da değirmen taşının sesini bir an olsun unutma isteğimdendir belki. Belki de gerçekten tabiatım beni bu dinginliğe çekiyordur. Neyi, niçin yaptığını bilmek zor. Karar veremiyorum. Geçmişe dönüp baktığımda, gelişim hedeflerim için veya doğruyu yapma dürtümden kaynaklandığını düşünerek yapıp ettiklerimi, kendi eksiklerimi tamamlamış hissetmek için yaptığımı görüyorum. Beni o kararları almaya ve o eylemleri yapmaya yöneltenin daha da geçmişteki acılarım, olmamışlıklarım olduğunu anlıyorum.

Çokça sevdiğim, dönüp dönüp izlediğim iki dizimden birinde bu durum kuvvetle vurgulanır. Dizide yozlaşmış bir demokrasi ile iyi kralın idaresindeki diktatörlük çarpışıyordur. Görünüşte herkes ya demokrasi ideali için ya da kralının adil ve iyi düzeni için savaşıyordur. Öyle olaylara şahit oluruz ki, taraf tutmayan yazar bize öyle diyaloglar kurar ki, sonunda anlarız: İnsanlar kendilerini gerçekleştirmek için uğraşmaktadırlar; büyük ve asil amaçlar, kutsal fikirler sadece birer paravandır.

Ahval böyleyken, nasıl olsa yok olacağını bildiğim bir zihni ve bedeni taşırken, hayatımın karmaşasını çoğaltmanın ne faydasını göreceğimi de bilmiyorum. Dinginlik, hayatı anlamak ve bilinçli yaşamak gibi geliyor bana. Düşen bir uçaktaki babanın, kızına oksijen maskesi takmadan önce kendi takması gerektiği söylenir. Bu bilinçle davranıyorum, kendimi istemediğim bir yaşam tarzının içine atmanın sevdiklerime da fayda vermeyeceğini düşünüyorum çünkü. Yıpranan, gergin, bitkin, bezgin, sağlıksız ve huysuz birinin etrafındakilere yapabileceği en büyük iyiliğin kendini iyileştirmek olduğunu biliyorum. Duvardan duvara sekerken nasıl fark eder insan kendini?

Hiçbir çiçeğin acele ettiğini, büyümeye koştuğunu görmedim. Hem doğa karmaşık bir görünüm de arz etse, basit mekanizmalara ve ilişkilere sahiptir. İnsan tıpkı köpekler nasıl yapıyorsa öyle çiftleşiyorken, eşekler nasıl yapıyorsa öyle yavruluyorken, fareler nasıl yapıyorsa öyle bağırsaklarını ve mesanesini boşaltıyorken, ellerini maymunlar nasıl kullanıyorsa öyle kullanıyorken sırf diğerlerinden daha zeki diye hayvan akrabalarından bambaşka bir düzeni doğru sayıyorsa burada ölümünü yadsıyan bir ahmaklık görürüm.

Acele, keşmekeş ve soyutluk insanı mahvediyor. İnsanı kendine, ürünü ve üyesi olduğu tabiata yabancılaştırıyor. Neticede köksüz, kaygılı, gergin bir hayatın orasından burasına savrulduğumuz bir gerçeklik kalıyor bize. Yapmamız söylenenleri niçin yaptığımız bilmeden yaptığımız, ne olduğumuzu ve ne yapıp ettiğimizi kendimize sorma fırsatı bırakmadan dolu dizgin işleyen saatler, geriye dönüp baktığımızda nasıl tükendiğini anlayamadığımız bir ömür…

Dinginliğin kendimi hesaba çekme fırsatı verişini bu yüzden seviyorum. Hayatımız o kadar dış kaynaklı ki, çoğu insan kendi ile baş başa kalmaya katlanamıyor. Sakin, uzun ve yalnız zamanlarda düşünceleri önünde sonunda kendine döner insanın. Ben bu zamanları metin bir yüzleşme fırsatına çevirmekten yanayım. Kendiyle uğraşıp düzeltme derdi olmayanın başkalarıyla ve dünyayla derdi bitmiyor çünkü. Erdemlerin kaçta kaçına sahibiz diye bir kez dönüp bakmamak insanlığa sığar mı? Kendimizle baş başa kalmamak için durup dinlenmeden oynadığımız, kendimizden saklandığımız bu çocuk oyunu gülünç değil mi? Kendine odaklı bir insanın avunacağı yalanlara kendini ikna etmeye uğraşmayacağı bir yere geleceğini umuyorum, ben de bu halden beri değilim çünkü.

Stacie Stroud-Cumming – Beyond.

Her şey değişir, her şey hareket eder, her şey birbirini etkiler ve birbirinden etkilenir. Fakat hızla birbirine koşanlar çarpışır. Bu yüzden, olabildiğince sessiz… sakin… dingin… gökte ağır ağır gezen bir yıldız gibi olmayı hayal ediyorum. İçimi dışıma uydurmayı reddediyorum. Dışımı içime uydurmak daha makul değil mi? Değiştirme gücüm varken dingin kentleri, dingin evleri, dingin dostları bulmak istiyorum. Kendi karmaşasının içine beni çeken her etmeni kendimden ayırmayı, başaramıyorsam onu olduğu gibi kabul edip kendi dinginliğimi koruyarak onun çalkantılı varlığında bulunmayı yahut ondan geçip gitmeyi öğrenmek istiyorum. Deniyorum kendimce, ama tamamen başarılıyım diyemem. Yine de başarılı hissettiğim de oluyor. En azından kendi huzurunda kişinin kendi emeğinin payı olduğunu anlayacak kadar yaşadım.

“Sonuç olarak, bu önemsiz zaman süresini (ömrünü) doğaya uygun olarak geçirip, olgunluk çağına geldiğinde kendisini taşıyan toprağı kutsayarak ve kendisini üreten ağaca teşekkür ederek düşecek bir zeytin tanesi örneğince, dinginlik içinde bitir.”

Marcus Aurelius.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s