Rüzgar Bekleyen

İsmail Hakkı Demircioğlu – Ben Denizde Bir Gemi

Bu aralar iç denizim sakin ve dalgasız. Bundan hoşnutum. Fırsattan istifade ediyor, beni tutup kendine çeken buyurgan arzularımla dertleşiyorum. Bu arzuları limanıma demirli yelkenliler şeklinde hayal ediyorum. Onların benim içime yerleşme hikayelerini öğreniyorum ve bir kez daha sıradanlığımla yüzleşiyorum: Herkes kadar örselenmiş, herkes kadar kaygılı, herkes kadar geçiciyim.

Sıradan olma haliyle herkesten daha fazla kavgalı oluşumu fark edeli çok oluyor ama bu beyhude kavgadan neler çektiğimi anlayalı çok olmadı. Kendimle sık sık dalga geçiyorum ama yine de kurulu bir saat gibi zamanını bekleyen sıradışılık arzum, benliğimde bir gedik bulursa oradan girip sınırsızca at koşturuyor, hep de bir roman yazarı kimliği arıyor. Ben de kendimi sonu gelmez hayaller içinde buluyorum.

İnsan sadece okumaktan hoşlandığı türde yazabilir diye tahmin ediyorum. Benim serüvenim böyle oldu. Bir sav taşıyan, insanlığın sorunlarına ve neliğine eğilen, karakterlerin değişim süreçlerine ve konuşmalarına odaklanan, düşünsel bir geri plan taşıyan düşsel edebiyatı severim. Bunu da bulduğum ve en sevdiğim yazar Ursula K. Le Guin’dir. Onun hayali evrenlerinde, kahramanlarında insanlığın bir başka boyutunu anlatmanın yeni yollarını görürüm. Eskiden öykünürdüm ona ve her yazdığı oldukça sıradışı gelirdi. Şimdi öyle düşünmüyorum, yazdıklarındaki klişeleri fark eder oldum. Yine de gözümdeki değerini kaybetmedi; çünkü kendi yazdıklarımdaki klişeleri de fark ettim. Neticede Le Guin’i sevişim bir ölçü kazandı, bu da kendi yazdıklarımı okurken de ince ince gülümser kıldı beni.

Yazdıklarım hayali evrenlerde geçtiğinden fantastik kurgu denebilir. Benim amacım masallar anlatmaktan ziyade, zihnimdeki temaları işleyebileceğim alternatif ve kendime has bir dünyaya sahip olmak. Gerçek dünya bana oldukça bunaltıcı geliyor. Yine de böyle söyledim diye gerçeklikle alakasız bir dünya kurduğum sanılmasın. Lakin öyle kararsızım ki bu konuda, o dünyayı çatmaktan kendimi alıp da hikayeleri yazmaya odaklanamıyorum. Hem o hikayeleri yazmak benim için bir nevi kızıl elmaya dönüşmüş durumda. Bir yandan istiyor, bir yandan ulaşılmaz olduğunu biliyorum.

Aklımdaki evrende geçen romanlar yazdığımda en başta bunları okuyacak okur, ardından basacak yayınevi bulmanın çok zor olduğunun farkındayım. Her yerde zor olurdu, ama ülkemde çok daha zor. Başarsam bile, herhangi bir başka hikaye anlatmış olmaktan öteye geçebilecek miyim? Hayal kırıklığı kalbimi oyar bu beyhudelikte. Zaten yazdığım ilk roman reddedilmedi mi yayınevlerinden?

Böyle konuştuğuma bakıp da elimi eteğimi kurgudan çektiğimi sanmayın. İçimdeki “kendi evrenimde geçen romanlar yazmak” yelkenlisi o kadar hevesli ki aklıma bir rüzgar eserse günlerimi, haftalarımı bunun hayaliyle geçiriyorum.

Lakin zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum ki dünyaca tanınan yazar olma arzum ölüm korkumla alakalı: Yok olacağımı biliyor, bari ismim yaşasın diyorum. İsmimin anılması ben ölünce ne işime yarayacaksa…

Ne beslersin bu teni

Sinde kurt kuş yer gider

Yunus Emre

Dünya üzerinde birkaç kez yok olan canlılar neslinin bir diğeriyiz ve insanoğlu da dünyadan yok olup gidecek, belki yerimizi başka türler alacak belki de güneş sistemimiz bile toptan yok olacak. Sonsuz evren içinde bir nokta kadar bile yer kaplamıyoruz ve yaşam süremiz de sınırlı. Bu amaçsız koşu neden?

“Bu gidiş nereye?”

Kur’an, 81/26

Geçici olmaktan duyulan kaygının, beyhudeliğini bilmekle kaybolduğu yok. Biliş ayrı, duyuş apayrı. Birinin diğerine dönüştürücü etkisi var ama tam bir hakimiyeti yok. Olmasına da imkan yok. Ne kadar bu kaygıların boşa oluşunu bilsem de onları hissetmekten kendimi alamıyorum.

İç denizim sakin demiştim. Bu sükunet, arzu yelkenlilerimin orada oluşunu kabul edip bazen o yelkenlilere binmek, bazen de oturup onların neyden yapıldığına, nasıl yapıldığına, nasıl işlediğine, kaç yaşında olduğuna, hem muhkemine hem çürük çarığına bakmaktan geliyor.

Kaygılarım, korkularım, arzularım… Birbirini besleyen, birbirinden olma duyuşlar değil mi bunlar? Ben de ellerinde savrulan, belki ortalamadan daha zeki ama yapabilecekleri de oldukça sınırlı bir Anadolu çocuğu değil miyim?

Böyle zamanlarda memleketimin rüzgarlı tepelerinde oturup araziyi izlediğim anlar gelir hayalime. Benden çok daha eski, benden çok daha güçlü dağlar mağrurca bakar yüzüme. Onlar umursamazlar beni. Ben de kendimi umursamamanın huzurunu tadarım orada. Belki bir yağmur ıslatır tenimi de gökte ağlaşan bulutlar yerde yur, arıtır beni. Öyle zamanlarda küçük ve önemsiz oluşumla barışırım. Bundan huzur da duyarım.

Gerçi memleketim hep sıradanlığımla uzlaştırır beni. Oradaki tanıdıklarımın, akrabalarımın rençberliğine dalar, giderim. Her sene aynı çabayı verirler de usanmazlar: Hangi mevsimde ne ekilip dikilir, hasat ne zaman edilir, hayvanlar nasıl büyür… Her şey birbirinin aynı gibidir. Yıllar birbirinin aynıdır. Hayvanların, bitkilerin, insanların doğup ölüşüne şahit olan hemşehrilerim bu dalgalı varoluş denizinin beyhudeliğini ve ritmini anlamış görünürler gözüme. Tekdüze fakat tabiatın bilgeliğiyle dolu kıpırtısız hayatlarına imrenirim. Sadece oldukları yerde durmakla kazandıkları hayat bilgisini kıskanırım. Toprağa benzerler.

Oysa benim içimdeki yelkenliler hala ihtiraslıdırlar. İç denizim hırçın da olsa aynı, durgun da olsa aynı… Yaşadığım acılardan, eksik kalmışlıklarımdan, kaygılarımdan yapılma arzu yelkenlilerim gözümün içine bakarak, hevesle rüzgar gözlemeye devam etmektedir. Ben ise Buda’nın yüzyıllar önce söylediklerini anar, teselli ararım:

Yaşamakta ıstırap vardır. Istırap cehaletten, öfkeden ve arzulardan doğar. Bunların ve sebeplerinin ortadan kalkması, ıstırabı da dindirir. Bunu başarmak mümkündür ve bir yolu vardır.

Buddha

Arzularımı, öfkelerimi, cehaletimi tanıyorum. Nedenler zinciri için ise, daha çok düşünmeli… Hem Buda, hem başkaları, mealen şöyle demiyor mu:

Benlik denilen şey bir yanılsamadır. Bilincimiz bize tabiattan ayrı bir benliğimiz, kimliğimiz varmış oyununu oynar. Düşünebilmek, özgün ve farklı bir varlıkmışız gibi zannettirerek bizi aldatır. Halbuki her şeyimizle tabiata bağlıyız. Biz, bizi var eden nedenlerin bir sonucundan başka bir şey değiliz. Bilincimiz, düşüncelerimiz de öyledir ve ölünce de aslımıza, tabiata geri dönerek hiçleşeceğiz.

Bilgelerin sözünü dinledikçe, bizi evrenin bir uzantısı olarak gören Carl Sagan’a hak veriyor insan:

Biz evrenin kendi kendisini bilme, tanıma yoluyuz.

Carl Sagan

Bunu bilmek, iştahlı nefsi durdurmuyor elbette. Fakat onun asıl kimliği ile başbaşa kalmak ve kendi dilinden dertleşmek dışında başka bir yolu yok nefsi yenmenin. İçimdeki denizde rüzgar bekleyen arzu yelkenlilerim var ve hep de var olacaklar. Onlarla yaşamayı, beraber yüzmeyi öğrenmeli.

Sahilden Açılmak-Leonid Afremov.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s