Kemalizmin ve Atatürkçülüğün Neliği

Tolga Çandar – Gerizler Başından Hoplayamadım.

En kuvvetli şekilde saygı ve hayranlık duyduğum şahsiyet Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu sebeple onun fikirleri üzerine düşünmek de benim için başlı başına bir uğraştır. Bugün onun fikirlerinden ne anladığım hakkında konuşmak istiyorum.

Birbirinin yerine kullanılsa da Kemalizm ve Atatürkçülük oldukça farklı kavramlardır. Kemalizm, Atatürkçülükten eskidir. Kendisi henüz Bandırma Vapurundan inmişken Mustafa Kemal’in dostlarına, işgalcilerin taktığı ad Kemalist’tir. Evet, işgal kuvvetleri Milli Mücadeleyi Kemalist Hareket olarak tanımlıyorlardı. Milli Mücadelenin neferlerine Kemalist diyorlardı.

Kemalizm aslında faydacı bir yaklaşımdır. Temel bir hedefi vardır: Geri kalmış olan Türkiye’yi bağımsız ve uygar bir ulus devlete dönüştürmek. Bu mücadele daha başında zorlu olmaya yazgılıydı: Türkiye halkı eğitimsizdi, fakirdi, millet değildi. Ümmet bilincinden ulus bilincine geçiş için Türk kimliğinin yeniden inşa edilmesi gerekiyordu; Kemalizm bu yüzden milliyetçi idi. Ülkede Türk ulusuna ait bir zenginlik bulunmuyordu; Kemalizm bu yüzden devletçi ekonomik politikalar izledi. Halk kulluktan başkasını bilmezdi; böylece halkçı politikalar benimsendi. Din, Türkiye halkını gerçek dünyadan soyutluyor ve kolayca yönlendirilmeye açık kılıyordu; laiklik elzemdi. Sorunları çözmek için geçmişin köhneliğinden arınılmalıydı ve bu yüzden gözü katı bir şekilde devrimler yapmak gerekirdi; inkılapçılık ilkesi tutuldu. Tüm onurlu halklar gibi Türk halkı da kendi demokratik cumhuriyetine sahip olmaya layıktı ve bu tesis edilmeden uygarlaşamazdı; cumhuriyetçilik ilkesi devlet rejimi oldu. 1900’lerin başındaki hercümerc olmuş dünyanın tüm politik çalkantıları, Türkiye’nin kendine özgü tüm sorunları faydacı bir şekilde aşılmaya ve Türkiye’ye kimlik bulmaya çalışıldı: Kemalizm bu paradigmanın adıdır ve asla bir ideoloji değildir.

Atatürk uzun yaşasaydı, dünyanın değişen ahvaline göre ülkesini nasıl yeniden yönlendirdiğini, Kemalist paradigmayı nasıl yeniden biçimlendirdiğini görecektik. 1938’de dünyaya gözlerini yumunca, onun kendi inşa ettiği ama adını eski düşmanlarının koyduğu Kemalist paradigma da halkın zihninde 1938’deki haliyle “Atatürkçülük olarak” dondu kaldı.

1980 Darbesinden sonra, darbecilerin İslamcılığı büyütmesi, üstüne üstlük Atatürkçülük adı altında vesayet tesisine girişilmesi Türkiye’de Mustafa Kemal algısını tamamen değiştirdi: Artık Atatürkçülük ülkenin gerici ideolojisi, onunla özgürlükler adına mücadele eden İslamcılar da ilericiler olarak propaganda edilebilir kıvama geldi. Atatürkçülüğün solculukla özdeşleştirilmesi de şöyle oldu: Aslında “Ulusal sol” veya “sosyal demokrat” adını taşıyanlar Atatürk’e saygılıdır. Fakat Marksistler ve anarşistler yani “aşırı solcular”, Marksizm ile mücadele ettiği için Atatürk’ten hoşlanmayıp yaptığı devrimleri “burjuva ihtilali” olarak küçümserler. Atatürk’ün ardına sığınarak, Atatürkçülük adı altında özgürce faaliyet gösterebileceklerini anlayan kimi aşırı solcular, darbeden sonra Atatürkçü derneklere doluştular, riyakarlık göstererek kendilerini Atatürkçü olarak tanımladılar. Ulusal solcu, sosyal demokrat grupların Atatürk’ü sahih şekilde sahiplenmesi de her türden solculuğun Atatürkçülük adıyla anılmasına sebep oldu. Sovyetler doksanlarda devrildi, Çin kapitalizme geçti ve kaybeden solun ülkedeki gerici ve baskıcı kalesi olarak lanse edilen Atatürkçülük, İslamcılar ve merkez sağa karşı teslim alındı. Türkiye böylece dinamitlenmiş oldu, bunun sonuçlarını hep beraber yaşıyoruz.

Kemalizm de, Atatürkçülük de sol fikir değildir. Kemalizm devrimci ve ilerici bir paradigma iken Atatürkçülük muhafazakardır: Dünya 1938 yılında kalmış gibi, zamanının Türkiye gerekleri üzerine inşa edilen “O Günlerin Kemalizmini” ve (Sözde) Atatürkçü vesayeti koruma amaçlı, muhafazakar ve bağnaz bir tutuma işaret eder.

Kemalizm katı kaideleri ve etraflı teorileri olan bir ideoloji değildir. Düşünce pusulaları olan ilerlemeci bir bakış açısından ibarettir. Kemalizme ideoloji demek haksızlıktır. Mustafa Kemal’i sola yahut milliyetçiliğe çekmeye çalışan düşünce kancalarından kurtulunca onu daha iyi anladığıma inanıyorum.

Bazıları Atatürk’ün genç bir subayken aldığı notlardan yola çıkarak onu sosyalist gibi gösterme gayretinde. Atatürk’ü kendileri gibi sanıyorlar: Hatalarını düzeltmeyen, inat edip kaskatı kalan, öğrenmeye kapalı… Halbuki bir kişiyi gençliğindeki düşünce savrulmaları ile değerlendirmek haksızlıktır. Düşünceler sonradan demlenir, değişir. Nitekim Atatürk için de bu böyle olmuştur ve kendi ülkesine bir rol model olarak “muasır batıyı” seçmiş, hedef olarak da onu geçme idealini benimsemiştir. Kadınlara Batı ülkelerinin çoğundan önce seçme ve seçilme hakkını tanıması da bundandır. Kendi ülkesinin çoğunun istemediği, Batının da garipsediği bu devrimsel kararı göğsünü siper ederek almıştır.

Atatürk Türk tarihinin en büyük şahsiyetidir. Milliyetçiliği de elbette ona göredir. Ben onun Türk kavramına bakışını kendime oldukça yakın bulurum: Hareket noktası İslamiyet öncesi Türk tarihi ile eski Anadolu medeniyetleri tarihidir. Milliyetçi bir ailede büyürken de bana İslamiyete geçişin sonrasından ziyade, Türk tarihinin İslamiyet öncesi dönemi daha sıcak gelirdi. Eski Anadolu medeniyetlerinin de hayranıydım. Zaman içinde Türk tarihini algılayışım daha gerçekçi bir temele oturdu. Artık Türk tarihine bakış açım dünya milletlerinin oluşum süreçleri ile uyumlu. İranlıların, Slavların, Moğolların ve Türklerin ilk nüvelerinin paylaştığı Orta Asya Bozkır Kültürü dönemlerinde henüz tekil olarak milletlerden değil dillerden bahsedilebilecekken, bunların içinden milletler zamanla oluşmuştur. Hunlar Türk unsurun baskın olduğu bir konfederasyondur ve İskitler de bu karakterdedir. Türk Tarihi, Aşina soyunun kurduğu Göktürk Kağanlığı ile başlar. Sonrasında Türk soyu farklı kollara ayrılmış, hepsi birden Türk ırkını oluşturan milletlere bölünmüştür. Örneğin Kırgızlar ve Azeriler iki ayrı millettir, ama Türk halklardır; Tıpkı İngilizler ve Almanların iki ayrı millet olup, Cermen halkları oluşu gibi. Atatürk buradan yola çıkmış, Batı Oğuz Türklerinin Anadolu kolu olan bizleri Anadolu tarihinin tamamı ile kaynaşık görmüş, bunun için Etiler (Hititler), Sümerler vb. Anadolu uygarlıklarını da Türklüğün paydaşı kabul etmiştir. Türk kimliğini bir vatandaşlık aidiyeti temeliyle, Anadolu merkezli olarak, Batı Oğuz Türk kültürü ekseninde yeniden kurgulamıştır. Buna dönük, zamanın ruhunu yansıtan uç noktada işlere de girişilmiştir. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi bugünden bakınca saçmadır elbette. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar parçalanmış ve her ulus kimliğini aramıştır; dolayısıyla bu çalışmalar da o dönem için sıradan birer ulus kimlik inşa çabasıdırlar. Özetle Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk’ün Türkçülüğünde samimi olmasıyla birlikte, hızını Türk üst kimliğinden alan kapsayıcı bir ulus kimlik ihtiyacından doğmuştur. Bence yeniden değerlendirilmeye ve şimdinin ruhuna uymaya da muhtaçtır. Ben bunlara ek olarak Anadolu tarihi ile, üzerimize atılı bulunan soykırım suçlamaları dahil, etraflıca ve bilimsel bir dürüstlük içinde hesaplaşılıp bu kamburların sırtımızdan atılması taraftarıyım. Etnik olarak da Türküm, hatta hangi Oğuz boyundan olduğumu bilecek kadar Türküm, ama etnik milliyetçilik yolunun tutulmasına karşıyım. Türk kimliği ırk ile sınırlanamaz, çünkü kandan değil kültürden kaynaklanır. Atatürk de bu gerçeği biliyor, kendini ırk zincirinden böylece kurtarıyordu. Bunun için Orta Asya’daki ırkdaşlarla ortak bir çatı devlet kurma hayalciliğine kapılmamış, onların bizden ayrı milletler olduğu gerçeğiyle yüzleşip bunu kabul etmiş, halkımızı Türk Ulusu olarak tabiri caizse yeniden yaratmıştır. Zaten aklı başında bir insanın da sırf kendi içinde doğdu diye bir toplumu diğerinden üstün sayması, sırf diğerlerinden farklı yaşıyor ve farklı dil konuşuyor diye kendi toplumunu muhteşem sayması mümkün değildir. Dünya tüm kültürlerin yurdudur ve insanlık kardeştir; ayrısı gayrısı, üstünü alçağı yoktur.

Atatürk devletçi ekonomiyi bir zorunluluk olarak kucağında bulmuştu. Anadolu’da hiçbir sermaye birikimi yoktu, halk hem eğitimsiz hem fakirdi. Girişimci ruhun zerresi bulunmuyordu. Ortada hiçbir altyapı, üstyapı yoktu. Anadolu’nun zenginlikleri tam keşfedilmiş de değildi, işlendiği de yoktu. Planlı ve devletçi bir ekonomi, ülkenin ekonomik kalkınmasını hazırlamak için bir zorunluluktan ibaretti. Atatürk eğer özgür teşebbüsün ve rekabetin, ilerleme ve hata düzeltmelerinin tek yolu olduğuna inanmasaydı, yönünü Batıya değil Sovyet Rusya ve türevlerine dönerdi. Kendi mecburi devletçiliğine bir alternatif sunması için bir liberal partiyi kendi eliyle, ülkenin ilk muhalefet partisi olarak kurdurması da, yönünü liberalizme döneceğinin en büyük işaretidir bana göre. Denendiği her toplumda buhranla ve yıkımla son bulan sosyalizmi ana prensip olarak belirleyeceğine dair ise hiçbir belirti yoktur. Ömrü vefa etseydi ordoliberal bir Türkiye’de yaşayacağımıza eminim. Kendi düşünce tecrübemi de sloganlardan ve hayalcilikten arındırdıktan sonra sosyal güvenliğin, sosyal adaletin ve dayanışmanın tesis edildiği bir liberalizmin her türlü huzur ve refahın tek yolu olduğunu anladım. Atatürk’ün de, eğer ömrü vefa etseydi, sosyal ve liberal bir devlet ekolünü, yani ordoliberalizmi hayata geçireceğini düşünüyorum. Attığı adımlar buna göredir.

Halkçılık, “egemenliğin kaynağı halkın iradesidir” anlayışının ilkeselleşmiş hali olup Cumhuriyetçiliğin de kaynağını teşkil ediyor. Bu ikisi ile artık geri dönülmez biçimde Türkiye’nin tercih ettiği siyasal irade tanımlanmış oluyor. Mustafa Kemal zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde başlamış olan “Batı tipi demokrasilere ulaşarak modernleşme hareketinin” şahikasıdır. Şahikasıdır çünkü kendi cevherini de içinde taşır. Dehasıyla beraber Türk İnkılabını bir nihayete ulaştırmış, Osmanlı’dan devraldığı dönüşüm ufkunu katlayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Kendisinin bağımsızlık karakteri, bireysel bağımsızlığı kitlesel bağımsızlığa ulaştırma noktasında bir iradeye dönüşmüş ve sonunda halkını demokrasi ile buluşturmuştur. “Halk için ve halka göre” anlayışı, ulusunun karakterini de cumhuriyet rejiminde kristalize etmiştir. Bunun için kendisine ne kadar şükran duysak azdır. Tebaadan ulus, kuldan vatandaş vücuda getirmiştir.

İnkılapçılık sürekli bir devinim içinde bulunup, geçmişin artık işe yaramayan, bazen ele ayağa dolaşan düşünce ve kararlarını gözünü kırpmadan yeni ve iyileriyle değiştirme iradesini kesintisiz olarak sürdürmektir. Atatürk’ün hayatı düşünmeler, denemeler, başarmalar; bazen deneyip yanılarak düşüncesini ve eylemini değiştirip başarıya yürümeler şeklinde geçmiştir zaten. Atatürk’ün inkılapçılığı, güçlü olmada inat etmek gibi gelir bana. Güçlü kalmak için yenilenmek zorundasınızdır ve o, bunu hayatının ilkelerinden biri yapacak kadar büyük bir azimle sürekli daha iyiyi aramış, bulunca onu uygulamaktan çekinmemiştir.

Benim tüm bu ilkelerinin temelinde gördüğüm temel ilke ise Laikliktir. Altı Ok’u ortaya çıkaran da Atatürk’ün ta doğumundan ölümüne kadar süren laik karakteridir. Açıkçası dünyanın en büyük çalkantılarının ve geleceğe yön veren gelişmelerinin olduğu 1900’lerin ilk yarısında olup da muhafazakar karakterli olan birinin, Atatürk’ün başardıklarını başarma şansı baştan itibaren sıfır nispetindedir. Sanayi İnkılabının ortaya çıkardığı ekonomik-sosyal çalkantılara; ideolojik hareketlerin yaktığı devrim ateşlerine; imparatorlukların çatırdamasının getirdiği siyasal depremlere; akılcı toplumların bağnaz toplumlara karşı gösterdiği büyük atılımlara; bilimsel metodun teknolojik sonuçlarının dünyayı çığ gibi kaplamasına; hızla büyüyen nüfusun getirdiği strese; artan iletişim imkanlarının dünyayı iyiden iyiye küçültmesinin yarattığı heyecanlara bir de İngilizce’de “The Great War” yani “Büyük Savaş” adıyla anılan dünyanın en belirleyici savaşı olan I. Dünya Savaşı eklenince doğan oldukça zorlu tarihsel sahnede Atatürk muhafazakar olarak ülkesini pek de yeni bir yere taşıyamazdı. Atatürk tüm başarılarını laik-seküler zihnine inşa ettiği dehası ile ortaya koymuştur. Laikliği ülkesi için de en birincil ilke tayin etmesinin ne derece önemli olduğunu, Siyasal İslam tarafından tarumar edilince daha iyi anladığımızı düşünüyorum. Laiklik tüm toplumlarda olduğundan daha da çok olmak üzere, bizim gibi uç noktalara savrulmaya ve agresifleşmeye meyilli bir dini havası bulunan toplumlarda huzurun emniyet sübabıdır. İslam coğrafyasının geri kalanından ayrışmamızı da Atatürk’ün laikliğine borçluyuz.

Toparlayacak olursak şunu tekrar söylemek isterim: Atatürkçülük ile Kemalizm birbirinden farklıdır ve Atatürk Kemalisttir, Atatürkçü değildir. Kemalizm bir ideoloji olmayıp, faydacı bir yaklaşım sergileyerek ilerlemeci ve devrimci hedeflere yürüme paradigmasıdır. Ne tamamen sol, ne tamamen sağ karakterlidir. Atatürk’ün hedeflerinden ibarettir ve hangi yolu tutmak akıllıca ise o yolu tuttuğu için esnektir. Sonsuza dek aynı yöntemlerde ısrar edecek bağnazlığı yoktur. Atatürkçülük ise 1938’de Atatürk’ün uyguladığı politikaların aynılarıyla devamını savunan muhafazakar bir fikirdir. Ne Kemalizm, ne Atatürkçülük, bizim halkımız ne derse desin, dünyada ideolojik yaklaşım olarak değerlendirilmez. Değerlendirilmesi de hata olur.

Uzun zamandır süren savrulmalarım kendi içime dönünce sükuna ererken, Türk ulusuna özgün bakış açısı Kemalizm’i bırakan Atatürk’ün kıymetini yeniden anladım. Kendisini bir kez daha rahmetle, sevgiyle, saygıyla anıyorum.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s