Diğerlerini Yargılamak (1): Gözdeki Mertek

Nikos Ksilouris – Xilia Myria Kymata (Νίκος Ξυλούρης – Χίλια Μύρια Κύματα.

İnsan karmaşık bir varlık ama her insan bir diğerinden o kadar da farklı değil. Elbette bunu senin benim gibi ortalama bir hayat sürenler için söylemek mümkün. Yaş ilerledikçe herkes gibilik daha iyi anlaşılıyor ve bu duyguyla barışılıyor. En azından benim barışmam gerekti: Kendimi özel sanıyordum. Bu yanılsamayı oluşturan pek çok yaşantının üzerime örttüğü örtüyü araladıkça etrafımdakilerden öyle aman aman bir üstünlüğümün olmadığını anladım. Herkes benzer kaygılarla, benzer hastalıklarla, benzer arzularla yaşıyor. Bu yüzden de insanın kendi ile yüzleşmesinin zorluğu, sıradanlık korkusuyla buluşunca kişi bunalıyor. Kendi eksiğini, kusurunu başkasında gördüğü anda da sanki kendinde yokmuş gibi başkasını diline dolayarak, aşırı tepki göstererek, aşağılayarak, yargılıyor. Neticede kendini sahtece yüceltiyor, kusurunun kefaretini ödediğini sanıyor. Halbuki kefaret bedava değil.

Başkalarını ahlaksızlıkla yaftalayanların çoğu ahlaksızlık dediği davranışları ya daha önce yapmıştır ya da yapmaktadır. Başkalarını suçla itham edenlerden en büyük suçluların çıkması da böyledir. Şimdi bunu okuyunca: “Evet, böyledir bu mendeburlar.” demeyin; tıpkısını siz de yapıyorsunuz, yeri geliyor ben de yapıyorum. Üstelik kefareti ödenmemiş, itirafı yapılmamış ise “suçlarımız ve ahlaksızlığımız”, başkalarını yargılamalarımızın sıklığı da dozu da artıyor. Sadece kişileri değil, zümreleri, toplumu, insanlığı, çağı da yargılaya yargılaya bir hal oluyoruz. Kendi adıma bundan beri durmaya çalışıyorum. Umarım başarabiliyorumdur: Benim yargılarımın başkaları için önem taşıyıp taşımamasından ziyade, kendi kendimi kemiren bir kurda dönüşmeyeyim diye.

İnsanı kendi etini koparan börüye çeviren, kendini yargılamasıdır en başta. Kendini değerlendirmek bir erdemken, yargılamak tehlikeli eşiklerin kıyısına varmaktır. İnsan ya kendini yüceltme yoluna açılan eşiği, ya da kendini aşağılama yoluna açılan diğer eşiği geçer bu yargılama sonunda. Kendi gözünde asıl değerini ölçmekten aciz hale gelir böylece. Başkasında görse kınayacağı, dedikodusunu yapacağı, ulu orta dalgasını geçeceği davranışları kendinin de yaptığını ve yapabileceğini bilen bir insan kendini yargılamaya başlarsa dengesini de yitirir. Neticede ne kadar korktuğu akıbet varsa onlara uğramaktan da kaçamaz. Yaptıkça yanar içi, yaptıkça kavrulur pişmanlıktan ama uzaklaşamaz kendinden. Başkalarına dillendiremediği suçlarını, diğer bir insanda görünce onu çekiştirip eleştirerek etrafındakilere kendinin “öyle” olmadığını ispatlamaya çalışır. Kendi gözünden düştü düşecek olan kırılgan ve hastalıklı halini itibar ettiği kişilerden gizlemeye çabalar. Bir ortaya çıksa, tüm saygınlığını yitireceğini düşünür ve içinde bir ur gibi saklar olan biteni.

Fakat kötü niyetliyse, bizzat yapmaktan zevk aldığı davranışlarını gizlemek için başkalarını suçlar, aşağılar, linç eder. En çok o taarruz eder diğerlerine, en çok o bağırır, en küçük şeyden en büyük hırgürü o çıkarır. Tezgahının bozulmaması için işlemeyeceği kötülük, kalkışamayacağı çılgınlık, giremeyeceği renk kalmaz. Hırsla sarıldığı bu ikili hayatını büyüttükçe hiddeti de, kükreyişi de bir o kadar büyür. Bu yüzden en kırılgan olanlar, en çabuk saf değiştirebilenler bu cazgırlardan çıkar. Arsızlık bunların mesleğidir. Kötü niyetlilerin kefaret ödeme isteği de yoktur. İsteseler de ödeyebileceklerini sanmam.

Demin de dediğim gibi: Kefaret bedava değil. İtiraf edilip bedeli ödenmemiş kötü yaşantı ve hislerin bedelini huzursuzlukla, saplantılarla, öfkeyle ödüyor insan. Kendini, etrafındakileri karanlık kuyusuna çektikçe çekiyor. Hep aynı kişilerin ve aynı olayların yargılamasıyla geçen uzun zamanlar kalıyor geriye. Neticede ne kişi bedel ödemiş ve arınmış, ne affetmiş ve affedilmiş, ne yükünü atmış oluyor.

Saul’un Pişmanlığı (Christopher Williams). Kaynak/Source: Ocean’s Bridge

Aslında tüm bunların hiç ama hiç önemi yok: Akıp giden zamanın içinde sürüklenen ölümlü canlılarız biz. Bir gün dünya yüzünde insan soyu tükenecek. Ne anlı şanlı komutanların, ne düşünürlerin, ne sanatçıların, ne katillerin, ne düzenbazların esamesi okunmayacak bir daha. Bunların hepsi insanın kendine kurduğu soyut dünyanın parçaları. O muhteşem şahsiyetlerimiz, verdiğimiz büyük mücadeleler bir ağacın, ırmağın, kedinin, dağın umurunda mı? Yaptıklarımız onlara deva mı, cefa mı oluyor? Zannettiğimiz yüceliğin zerresi yok bizde.

Dolayısıyla iyi yaşamak, hata yapınca kefaretini ödemek ve daha iyiye doğru yol almak dışında üzerimize düşen bir şey yok. Konu karmaşık değil asla. Huzur da bu basitlikle geliyor. Kendi zihnimi düzene sokmanın kendime en büyük iyilik olduğunu, düzensiz zihinleri düzene sokmak adına yardım edilip de sonuç alınamayınca onların düzensizliğini paylaşmamak gerektiğini yaşadıkça anladım. Dolayısıyla ahlakçılık yapanların, yani kendi gözündeki merteği görmeyip başkasının gözünden çöp çıkarmaya çalışanların uzağında durmaya çalışıyorum.

Bininci kez yapılan “O şöyle, bunlar böyle, herkes öyle.” sohbetinden; “Şu nasıl olur, bu olamaz, böyle olmamalı.” muhabbetinden ne çıktı? Kendimizi hariç tutmakla elimize ne geçti? Hangi suçumuz vicdanımızda temizlendi? Hangi güzellik üretildi? Daha da çarpıcısı: Ne önemi var? Zaman kıymetli bir nesne ve yerine koymanın mümkünü yok. Başkalarını haklı veya haksızca yargılamak yerine, kendi kusurumuzla yüzleşip arınmak daha iyi değil mi? Güzelliği sade ve somut, küçük şeylerde bulmak daha büyük saadet değil mi? Hiç olmadığımız bir seçkinliğe özenip felsefeye ve etiğe sığınarak başkalarına saldırmak ve bundan hiçbir anlamı olmayan tatmin çıkarmak yerine kendi karanlığımızı fark edip onu basitçe, adım adım aydınlatmak daha hoş değil mi?

Daha naif, daha sade, daha doğal olan daha huzurludur. Olmadığını olmaya çalışan değil, olduğuyla barışan daha mutludur. Geçiciliği ve ölümü anlayan, daha sakindir.

“Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız. Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği fark etmezsin? Kendi gözünde mertek varken kardeşine nasıl, ‘İzin ver, gözündeki çöpü çıkarayım’ dersin? Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.”

Hz. İsa’nın Dağdaki Vaazı (Yeni Ahit, Matta İncili 7. Bölüm)

1 Yorum

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s