Kazakistan Nerede?

Ulytau – Kokil. (Kazak bir müzik grubu.)

Kazakistan’daki mesele ülkemizde yeterince takip edilmiyor kanaatindeyim. Daha doğrusu halka yansıtılmasa da, siyasetin üst kademelerinde bu konu tüm dünyada olduğu gibi en tepede değerlendiriliyor. Psikolojik olarak görmezden gelindiğini düşünüyorum. Lakin dediğim gibi, Kazakistan Olayları dünya gündeminin bir numarası. Anladığım kadarıyla halkın asıl tepkisi doğalgaz ve LPG zamlarına değil. Bardak dolmuş, bu zamlar son damla olmuş ve bardak taşmış.

Halkın öfkesi ülkenin başkentini yeni bir kente taşıyıp adını da “Nur Sultan” koyan Nursultan Nazarbayev’in kurduğu düzene. Ülkede çok zengin yeraltı kaynakları var, ülke yüz ölçümü Türkiye’nin dört katı, nüfus on dokuz milyonun biraz üzerinde.  Petrol, doğal gaz, kömür, demir, kurşun, çinko, uranyum, volfram, alüminyum, asbest, barit, berilyum, bizmut, fosfat, titanyum, bor, altın, bakır ve krom açısından çok zengin olan, çok büyük topraklara yayılmış az nüfuslu bir ülkeden bahsediyoruz. Beklenti halkın refah içinde yaşadığı gelişmiş bir ülke olması iken gerçek bunun tam tersi: Eğitimli insanlarını göçle başka ülkelere kaybeden, halkı yoksullaşmakta olan, ifade ve örgütlenme özgürlüğü diplerde gezen bir ülke burası. Ülkenin toprakları Rusya’da olduğu gibi yerel ve güçlü aileler arasında paylaşılmış. Nazarbayev ailesi ülkeyi kendi şirketi gibi istediği şekilde idare ediyor. Ülkeye son derece yoz, pespaye bir Kazak milliyetçiliği propagandası hakim. Halk üç kuruşa çalışıyor, yabancı şirketler için kendi ülkesinin kaynaklarını çıkarıyor. Yeraltı kaynaklarından gelen kazancın yüzde sekseni yabancı şirketlere, yüzde on beşinden fazlası yerli şirketlere, yüzde beşinden azı halka dağılıyor. Yolsuzluk arsızca, aleni yapılıyor. Halk her türlü yöntemle susturulmaya, baskı altına tutulmaya çalışılıyor. Gençleri kaybetmekte olan, umutsuz, yoksul, sindirilmiş halk yeter dediği ve protesto etmeye başladığı zaman ise hükümet şiddetle üzerlerine çullanıyor. Bu eylemin doğal sonucu olarak şiddet olayları yayılınca, hükümet protestocuları yabancıların kışkırttığı teröristler olarak tanımlıyor. Manzara daha da korkunçlaşıyor:

Ülkemizde sanki milli bir kahramanmış gibi yüceltilen, Turan ve Türk ırkı ile ilgili göstermelik konuşmaları arkaya Orta Aysa hücum marşları konularak servis edilen Nazarbayev’in Kazakistan Hükümeti, “Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü”‘nü yardıma çağırıyor. Bu örgütün üyeleri Rusya, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Belarus ve Ermenistan. Adeta bir demokratik şampiyonlar ligi olan (!) bu muhteşem örgütün lideri Rusya hemen harekete geçiyor ve olaylara müdahale etmek için bazı şartlar öne sürüyor: Rusça Kazakistan’ın yeniden ikinci resmi dili olacak (Kazakistan halkının yaklaşık yüzde yirmisi Rus), Rusya’ya askeri üs verilecek, Kazakistan’ın Rus azınlığına özerklik tanınacak. Nazarbayev’in Çin yanlısı Tokayev önderliğindeki hükümeti ise bu şartlarda uzlaşıyor ve halkının üzerine atılıyor.

Çok, çok acı bir manzara. Yıllarca Turancı propaganda ile, vantilatörle salınan Türkçülük rüzgarı ile ülkemizde de pek popüler olan Nazarbayev’in milliyetçi, bağımsız ülkesi kendi baskıcı tek adamlık düzeni tehlikeye girmesin, saltanatıyla ve saltanatına biat eden şirketlerle kurduğu sömürü düzeni bozulmasın diye Rus yayılmacılığına kapıları sonuna kadar açıyor. Bununla da kalmıyor, civarındaki Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan gibi, Kazakistan’a benzer şekilde yönetilen ülkelerin idarecileri de aynı ırka mensup oldukları Kazakistan’da gerçekleşen bu halk öfkesi karşısında paniğe kapılıyor. Paniği şu an net şekilde görebiliyoruz, çünkü bu ülkelerin hükümetleri de halklarını sokağa çıkmamaları için tehdit ediyor, tüm anayasal gösteri taleplerini “sokak hareketleri” deyip bir torbaya koyuyor, gösteri hakkını kullanmak isteyenleri terörist olarak etiketliyor. Dolayısıyla “dış ülkelerce kışkırtılan ve idare edilen darbeci, kaos heveslisi, mevcut hükümeti düşürmeye yönelen terörist hareketleri” geçmişte nasıl bastırdılarsa öyle bastıracakları yönünde tehditler savuruyorlar. Kazakistan’da yaşananlar, baskıcı zorbaları korkutmuş görünüyor. Çünkü kimse, geçmişinde böylesi protesto gösterileri bulunmayan, baskı altındaki uysal Kazak halkından bunu beklemiyordu. “Kazaklar böyle yapabildiyse…” düşüncesinin tedirginliği var. Baskıcı hükümetlerin Kazakistan Olaylarından neden korktuğunu anlamak için şu videoyu izleyip altyazıları dikkatlice okumanız yeterlidir:

Kazakistan’da bir protestocu kadın.

Kazakistan halkına üzüldüm. Şahsen milliyetçi, yayılmacı, dinci, marksist, aşırılıkçı, anarşist propagandalarla keskinleşen hiçbir hareketin hayırlı bir netice doğurduğunu görmedim de, okumadım da. Orta Doğu ve Orta Asya dahil dünyanın geri kalmış ülkelerinin kaderi hep bir göstermelik milliyetçilik-muhafazakarlık hipnozuna tutulup sömürülmeye bağlanıyor. Böylesi tuzakların girdabına kapılan toplumlar gözünü açınca ülkesinin üzerine çökmüş olan dar bir kadronun her yeri ele geçirip kendi keyfince sömürdüğü gerçekliğine uyanıyor. Bir ailenin-grubun vitrinde olup ülkeyi yönettiği, perde gerisindeki diğer aile ve grupların da bu işin ortağı olduğu; baskıcı ve demokrasi yoksunu şekilde savrulan; ekonomik sıkıntılarla boğulan; adaletten, kaliteli eğitimden, kaliteli sağlık sisteminden mahrum hale gelen; sözde milliyetçi-muhafazakar-marksist ama özde çıkarcı bir propaganda ile şiddete meyletmiş; ifade ve haber alma özgürlüğünü yitirmiş; cahilleşmiş ve kalitesi düşmüş halkın içinde parlayan nitelikli insanların ya topluma küstüğü ya da ülkeyi terk ettiği acıklı bir ülke manzarası… “Böyle olmaz” diyen herkesin teröristleştirildiği, yurtdışı bağlantıları varmış gibi anlatılıp susturulduğu, cezalandırıldığı karanlık bir panaroma… Bin türlü isimle icat edilen iç ve dış düşmanlarla terör örgütlerini nedense yıllardır yenemeyen, bunların siyasi uzantısı olduğunu söylediği partilerin ellerini kollarını sallayarak gezmesine müsaade eden ama şeytanlaştıran, herkesi aba altından sopa göstererek korkutan, halkı sürekli bir teyakkuzda olmaya zorlayan, hiç bitmeyen bir korku halinde tutan bu tezgah hiç mi değişmez?

Bu korkunç duruma ülkeyi çıkardığını ve çıkaracağını gördüğüm bütün milliyetçi, muhafazakar, sosyalist, marksist, avrasyacı hareketlerden tümüyle yüz çevirdim. Bazılarına meylim vardı eskiden. Milliyetçi-muhafazakar saiklerle oy verdiğim ve fikren ait olduğum partiler oldu. Fakat hepsi geride kaldı. Neticede terk ettiğim bu hareketler hala meşru siyasetlerini sürdürüyor, ama ben onların aklıma ve vicdanıma sığmadığı gerçeğiyle yaşıyorum.

Böyle düşününce Atatürk’ün 1920’lerin dünyasında; yani imparatorlukların çöküp milli devletlerin kurulduğu, dünyanın sosyalist ve liberalist olarak kutuplaştığı, milliyetçiliğin ve sanayileşmenin yükseldiği o ortamda kalkıştığı “ulus bilinci ve milli milli sermaye yaratma” hareketinin herkesin zihninde kalıp halinde kalmasına beni ayrıca üzüyor. Atatürk yoktan var ettiği Türkiye Cumhuriyeti halkını yeni bir kimlikle, onurla, öz kaynağıyla dünyaya sunmaya çalıştı ve onun milliyetçilik-devletçilik anlayışı şimdikiler gibi yoz, ırkçı, slogancı değildi. Şimdi algılandığı gibi de değildi, orada kalmasını da istemiyordu. Aklı başında her kişi eğer gençlik çağını aşarsa görecektir ki, her milletin olduğu gibi kendi milletinin de bazı hasletleri ve hastalıkları vardır ama diğer hiçbir millete üstünlüğü yoktur. Genç askerlerin zorlu bölgelerde görev yaptırıldığı, bu görevlerde çarpışması için motive edildiği, yaşı ilerleyince daha sakin ve olaysız bölgelere çekildiği gibi olgun insanın zihni de ataklığını, muhakemesizliğini atınca gençlikteki pohpohlayıcı propagandaya gülüp geçiyor olmalı. Otuz yaşımdayım ve bu hayal kırıklığını şimdiden yaşıyorum. Herkes gibi yaşayan, didinen, yoksunluk çeken, arzulayan, geçim derdine düşen, borca giren, çocuk sevgisi tadan, sevdikleri için endişelenen, iyi bir emeklilik uman, sabahları ekmek alan insanlardan oluşuyor dünyanın tamamı. Boş yere ve hayali düşmanlıklarla tüketilen ömürler yerine kardeşçe bir yaşam yakışır insanoğluna, lakin bunu başarmada hayvanlar veya bitkiler kadar iyi değiliz. Onların onda biri kadar bile iyi değiliz. Gerçekte mevcut olmayan, zihnimizde beliren, bizi gütmek için pasparlak kaplanan siyasi amaçların kasırgasına kapılıp da hırpalanınca iyi mi oluyor?

Cambaza bak denilip dikkati dağıtılan, cebi ve zamanı boşaltılan, tüketilmiş insanlarız biz. Hayat gülümsemek için, kardeşçe yaşamak için, sakince çay içmek için bile çok kısa. Hamasetle gözümüzü kör etmeye değer mi?

Ölüm tehlikesi yaşadığınız olmuştur belki. Benim birkaç kere oldu. Huzurumu tehdit eden her gündemle karşılaştığımda keşke o ölüme yaklaşma deneyimlerimde neler yaşadıysam onları hatırlayabilseydim. O anlarda ne geçmiş, ne gelecek kaygım kalmıştı: O koskocaman siyasal ve ekonomik ideolojilerin esamesi yoktu korkulu zihnimde; itibarım ve yapıp ettiklerim yoktu gözümde; inançlarım ve takip ettiğim yollar gelmedi aklıma; birikimimle ve borçlarımla da ilgilenmiyordum. Sadece sevdiklerimi düşündüm ve yok olup gideceğinden endişelendiğim canımı… Yaşam bu kadar yalın aslında. Ne inançlarımızın, ne entelektüel bunalımlarımızın, ne ideal insana dair geliştirdiğimiz hedeflerin, ne büyük büyük ulusal-sınıfsal hareketlerimizin bir gramı bile taşların, ağaçların, dağların, farelerin, aslanların, bulutların, ırmakların, güneşin… umurunda mı? Onlar sadece kendilerine göstereceğimiz özenle, sevgiyle, saygıyla ve kendileriyle kuracağımız uyumla ilgilenmiyor mu?

Umarım yaşı kaç olursa olsun insanlar kendilerini ve başkalarını yargılamaktan doğan tükenmişliği, siyasi ve ekonomik hırslarla yaşadıkları hırpalanmışlıkları, kendilerinden farklı olanlara duydukları nefretin yakıcılığını arkalarında bırakabilir. Kendilerinin zannettikleri bu değer ve hedeflerin sadece “bu coğrafyada, bu toplumda, bu ailede” doğmuş olmaları yüzünden sırtlarına yüklendiğini anlayabilirler. Kendi doğaları ve sınırlarıyla barışabilirler, sadece yaşamaktan ders ve keyif alabilirler. Sevgiyle, saygıyla, kardeşlikle, uyumla yaşayabilirler ve kendi devletlerinde de böyle bir düzeni tesis edecek kararları alıp, kararlarına uygun hareket ederler. Umarım tüm bunları ben de hatırımda tutabilirim.

Bizi böylesi kucaklaşmadan, mutlu yaşamdan alıkoymaya çalışan bozuk düzen; Kazakistan’da kurulanın tıpkısı olmasın?

“Kazakistan Nerede?” diye sormuştum. Bunu söylerken Kazakistan Olaylarını değil, Kazakistan’ın yazının başlarında anlattığım genel manzarasını kastetmiştim. Maalesef Kazakistan tam da “burada”. Fakat biz bunu seçmeyebiliriz. Kardeşçe yaşayabiliriz.

Herkesin birbirine benzediği, tek milletten, tek inançtan, benzer sosyal durumlardan mürekkep olduğu yerlerde ne dedikodunun, ne iç sıkıntısının, ne düşmanlığın bitmediğini; incir çekirdeğini doldurmayan meselelerle insanların gergin yaşadığını deneyimlemişsinizdir belki. Anadolu’nun renkleri silinmiş kasabaları, kentleri maalesef çoğunlukla böyledir. Buralarda insan gittikçe içine kapanır, kendini işe, tabiata, arkadaşlarla uğraşılara vurur ve yavaş yavaş yalnızlaşır. Eminim Kazakistan yerleşimleri de böyledir. Her şeye rağmen benim Kazakistan için de, dünyanın diğer tüm milletleri için de, kendi milletim için de umudum var. Yeter ki cehalete, hamasete, düşmanlığa, keskinliğe, bencilliğe, kibre sırt çevirelim ve yüzümüzü birbirimizin rengine dönelim.

Kazakistan halkı için sükunet, huzur, barış, sağlık, özgürlük, demokrasi ve gönenç diliyorum.

2 Yorum

  1. N.T. dedi ki:

    On numara bir yazı olmuş oğlum. Yüreğine sağlık.

    Beğen

    1. icdeniz dedi ki:

      Çok teşekkür ederim baba.

      Beğen

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s